Gitmek mi zor...

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

MAK Danışmanlık'ın 18-29 yaş grubunda yaptığı araştırmada "Başka bir ülke vatandaşlığı verilse Türkiye'yi terk eder misiniz?" sorusuna gençlerin yaklaşık yüzde 64'ünün "evet" cevabı verdiği, önemli bir bölümünün de liyakat eksikliği, torpil ve gelecek kaygısından şikâyet ettiği görülüyor.

GİTMEK Mİ ZOR KALMAK MI ZOR…

"Hepsi beyhudeymiş ey vatanım, henüz vakit varken gel dostça ayrılalım" diyordu Juan Goytisolo. Yeryüzünde Bir Sürgün adındaki kitabında 1980'lerde yazılmıştı kitap, İspanya iç savaşının travmalarını da anlatıyordu. Bugün ise bizim gençlerimizin o büyük travma gibi bir travma yaşamadan içine düştükleri aynı ruh halinin sebeplerine odaklanmak en önemli meselemiz olmalı sanki.

Türkiye'nin bugün karşı karşıya olduğu en ağır sorun ekonomi olmayabilir. Hukuk krizi, eğitim krizi veya göç meselesi de tek başına olmayabilir. Belki de asıl sorun, bütün bu sorunların aynı noktada birleşmesidir.

Son günlerde iki görüntü yan yana düştü.

Birincisi MAK Danışmanlık'ın gençlik araştırması. Araştırmaya göre gençlerin büyük çoğunluğu, önüne fırsat çıksa Türkiye'den ayrılmayı düşünüyor. Bunun gerekçeleri arasında ekonomik kaygılar, liyakat eksikliği, torpil algısı ve geleceğe yönelik umutsuzluk öne çıkıyor.

İkincisi ise sosyal medyada zaman zaman karşımıza çıkan bazı Suriyeli gençlerin videoları. Türkiye'de doğmuş ya da hayatının büyük kısmını burada geçirmiş bu gençler, "Biz artık buralıyız" diyerek kendilerini geçici misafir değil, kalıcı bir topluluğun parçası olarak tanımlıyorlar. Bazı paylaşımlar ise toplumda tepki oluşturacak kadar meydan okuyucu bir dil taşıyor.

Aslında bu iki görüntü birbirinden bağımsız değil.

Bir ülkenin kendi gençleri gitmek isterken, dışarıdan gelen nüfusun önemli bir kısmının kalıcılaşmayı doğal görmeye başlaması; ekonomi, eğitim, demografi, siyaset ve aidiyet sorunlarının kesiştiği noktadır.

Burada mesele Suriyeliler değildir.

Mesele, Türkiye'nin kendi çocuklarına yeterince gelecek sunup sunamadığıdır.

Çünkü sağlıklı işleyen toplumlarda insanlar ülkelerine tutunmak ister. Daha iyi bir hayat arayabilirler, eğitim için gidebilirler, deneyim kazanmak isteyebilirler. Ancak toplumun çoğunluğu fırsat bulduğu anda gitmeyi düşünüyorsa bu artık bireysel tercih değil, yapısal bir sorundur.

Sosyolojide aidiyet yalnızca doğumla oluşmaz. İnsanlar gelecek gördükleri yere bağlanırlar. Türkiye'de doğan Suriyeli bir çocuk için Türkiye; okulun, sokağın, arkadaş çevresinin ve günlük hayatın bulunduğu yerdir. Dolayısıyla onun kendisini burada hissetmesi şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, aynı anda Türkiye'de doğmuş milyonlarca gencin kendisini başka ülkelerde hayal etmesidir.

İşte bu nedenle göç tartışması aslında bir sonuçtur.

Nasıl ki yüksek enflasyon ekonominin sonucuysa, gençlerin gitmek istemesi de yıllardır biriken umutsuzluğun sonucudur. Nasıl ki Suriyelilerin kalıcılaşması göç politikasının sonucuysa, buna duyulan toplumsal tepki de devletin uzun süre net bir perspektif ortaya koyamamasının sonucudur.

Bu yüzden bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu yalnızca "Suriyeli sorunu" veya yalnızca "beyin göçü sorunu" diye okumak eksik kalır.

Bir ülke, kendi gençlerini geleceğe ikna edemediği ölçüde, demografik ve toplumsal tartışmaları daha sert yaşamaya başlar.

Türkiye'nin önündeki en büyük yüzleşme de belki budur. Gençlerin bavul hazırladığı, buna karşılık yeni gelenlerin "biz artık buradayız" dediği bir tablo; ekonomiden eğitime, liyakatten adalete kadar yıllardır çözülemeyen bütün sorunların ortak çıktısıdır.

Ve belki de ilk kez, bütün sorunlarımız tek bir fotoğrafın içine sığacak kadar görünür hale gelmiştir. Gençlerin gitmek istediği, başkalarının ise kalıcı olmaya hazırlandığı bir ülke fotoğrafı... Bu fotoğrafı doğru okumadan ne göç meselesini ne de geleceğe dair kaygıları çözmek mümkündür.