‘Garip’ bir durum yok mu?

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Siyaset bazen tek bir kelimenin etrafında açığa çıkar. O kelime, bir dönemin zihniyetini, bir iktidarın kendini konumlandırış biçimini ve toplumla kurduğu ilişkinin mahiyetini ele verir. “Garip” kelimesi de son tartışmalarla birlikte böyle bir eşik işlevi gördü. Bir milletvekilinin “garip” kavramını açıklarken onu “fakir” ile neredeyse özdeşleştirmesi, ilk bakışta bir dil sürçmesi gibi görülebilir. Oysa mesele yalnızca sözlük anlamı değildir; kelimenin çağrıştırdığı dünya ile siyasal söylemin inşa ettiği dünya arasındaki mesafedir.

Türkçede “garip”, yoksulluktan önce bir varoluş hâlini anlatır. Yerinden edilmiş, kimsesiz kalmış, yabancısı olduğu bir mekânda tutunmaya çalışan insanı işaret eder. Bu anlam katmanında ekonomik yoksunluk olabilir ama zorunlu değildir. Gariplik, bir aidiyet kırılmasıdır; sosyal, kültürel ya da ontolojik bir yalnızlıktır. Fakirlik ise maddi imkânsızlıkla ilgilidir; gelirle, bölüşümle, sosyal politikayla ilgilidir. Birini diğerine indirgemek, yalnızca bir kelime hatası değil, yoksulluğu neredeyse metafizik bir kader hâline getiren bir bakışın tezahürüdür.

Çünkü “garip”ifakir”e dönüştürdüğünüzde, yoksulluğu toplumsal düzenin üretimi olmaktan çıkarıp, korunması gereken bir kimlik kategorisine yerleştirirsiniz. Böylece siyaset, yoksulluğu ortadan kaldırma sorumluluğundan çok, yoksulla kurduğu duygusal bağ üzerinden meşruiyet üretir. Gariplerin hamisi olmak, fakirliğin ortadan kalktığı bir toplum tasavvurundan daha kolaydır. Bu noktada asıl soru şudur: Yirmi üç yıllık bir iktidarın sonunda hâlâ geniş kitlelerin sürekli yardıma muhtaç bir kategori olarak tanımlanması, bir başarı hikâyesi midir, yoksa yapısal bir çıkmazın itirafı mı?

Türkiye’de sosyal yardım politikalarının son yirmi yılda kurumsallaştığı inkâr edilemez. Ancak yardımın sürekliliği ile yoksulluğun azalması arasında doğrudan bir paralellik kurulamıyorsa, burada düşünülmesi gereken başka bir şey vardır. Sosyal yardımı kalıcı bir refah rejimine dönüştüremeyen bir siyaset, yoksulluğu yöneten ama azaltamayan bir düzene dönüşür. Gariplik hâli, bir siyasal mobilizasyon aracına evrilir. Fakirlik ise bir kader anlatısına.

Dahası, “AKP’den önce hiçbir şey yoktu” iması taşıyan açıklamalar bu zihniyetin başka bir boyutunu gösterir. Cumhuriyet’in bütün sosyal politika birikimini, sanayileşme çabalarını, şehirleşme deneyimini ve devlet kapasitesini yok sayan bir anlatı, mevcut iktidarı tarihin başlangıç noktası olarak konumlandırır. Oysa siyaset, boşlukta kurulmaz. Her iktidar, devraldığı mirasın imkânları ve sınırlılıkları içinde hareket eder. Türkiye’de sosyal devlet uygulamaları 1960’lardan itibaren kurumsal bir çerçeveye kavuşmuş, 1980’ler ve 1990’larda farklı biçimlerde dönüşmüştür. Bu sürekliliği yok saymak, hem tarihsel hakikate haksızlık hem de bugünkü sorunların köklerini görmezden gelmektir.

Garip ile fakir arasındaki farkın silinmesi, tam da bu tarihsel kopuş iddiasıyla birleştiğinde daha anlamlı hâle gelir. Eğer geçmiş yoksa, bugünkü yoksulluk da bugünkü siyasetin sorumluluğu olmaktan çıkar. Çünkü başlangıç noktası olarak ilan edilen bir iktidar, kendisini sürekli bir “kurucu irade” pozisyonunda tutar. Bu pozisyon, başarıyı da başarısızlığı da tarihsizleştirir. Oysa yirmi üç yıl, artık bir “geçiş dönemi” değil, başlı başına bir tarihsel dönemdir. Bu sürenin sonunda yoksulluğun hâlâ geniş kesimler için kalıcı bir gerçeklik olması, retorikle örtülemeyecek bir meseledir.

Burada rahatsız edici olan, yoksulluğun varlığından ziyade, onun normalleştirilmesidir. “Garipler” hep olacaktır; önemli olan onlara sahip çıkmaktır söylemi, ilk bakışta merhametli bir ton taşır. Fakat bu ton, yoksulluğu ortadan kaldırmayı değil, onunla yaşamayı öğütler. Böylece siyaset, sosyal adaleti kurma iddiasından ziyade, mağduriyet üzerinden ahlaki üstünlük üretme alanına çekilir.

Oysa gerçek bir sosyal devlet perspektifi, yardım dağıtan değil, yoksulluğu azaltan; sadaka ilişkisini değil, hak temelli bir refah düzenini esas alan bir yaklaşımı gerektirir. Gariplik hâlini ortadan kaldırmak, insanları kendi ayakları üzerinde durabilecekleri ekonomik ve sosyal zemine kavuşturmakla mümkündür. Bu da büyüme kadar bölüşümü, istihdam kadar gelir adaletini, yardım kadar üretkenliği önceleyen bir politika bütünlüğü ister.

Kelime hataları bazen bilinçaltının aynasıdır. “Garip” ile “fakir”i karıştırmak, yoksulluğu bir aidiyet kategorisine sabitleyen bir zihniyeti açığa çıkarır. Bu zihniyet, yoksulu siyasetin öznesi değil, nesnesi hâline getirir. Onu güçlendirilmesi gereken bir yurttaş olarak değil, korunması gereken bir topluluk olarak konumlandırır. Böylece siyasal sadakat ile ekonomik bağımlılık arasında görünmez bir bağ kurulur.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, kelimelerin arkasına saklanan bir merhamet dili değil; yoksulluğu istisna hâline getirecek yapısal bir dönüşüm vizyonudur. Garipliği kader, fakirliği kimlik olmaktan çıkaracak bir toplumsal sözleşme… Yirmi üç yılın ardından hâlâ milyonların sürekli desteğe ihtiyaç duymasıyla övünmek değil, bundan rahatsızlık duymak gerekir. Çünkü rahatsızlık, değişimin başlangıç noktasıdır. Ve belki de asıl mesele, bir kelimenin anlamını düzeltmekten önce, o kelimenin işaret ettiği toplumsal gerçekliği değiştirmektir.