Eski düzenin yeni sürümü mü?
Artık saf bir dünyada yaşamıyoruz.
Masalların, iyi niyetli müdahalelerin, “istikrar getirme” vaatlerinin çoktan hükmünü yitirdiği bir çağdayız. Bugün dünya siyaseti, büyük anlatıların arkasına gizlenmiş çıplak çıkarlarınarenasıdır. ABD’nin “Açık Kader” öğretisiyle, İsrail’in Arz-ı Mevud tahayyülü tam da bu noktada kesişiyor: biri seküler bir imparatorluk miti, diğeri kutsal bir tarih iddiası… Sonuç ise aynı: genişleme, tahakküm ve meşrulaştırılmış şiddet.
Soruyu açık soralım:
ABD gerçekten demokrasi mi ihraç ediyor, yoksa kendi kaderini başkalarının coğrafyası üzerinden mi yazıyor?
İsrail gerçekten sadece güvenliğini mi sağlıyor, yoksa sınırları olmayan bir gelecek tasarımını adım adım mı inşa ediyor?
Bu sorular rahatsız edici olabilir. Ama rahatsız edici olmayan soruların hiçbir dönüştürücü gücü yoktur.
AÇIK KADER BİTMEDİ, SADECE KÜRESELLEŞTİ
Manifest Destiny, Amerikan tarih kitaplarında çoğu zaman romantik bir ilerleme hikâyesi olarak anlatılır. Oysa bu öğretinin özü nettir: “Bu topraklar bizim için vardır; direnç meşru değildir.” Kızılderililer, Meksika, Vietnam, Irak, Afganistan… Liste uzar. Bugün ise aynı zihniyet, Ortadoğu’da enerji hatları, boğazlar, limanlar ve rejimler üzerinden işlemektedir.
Silahlar değişti, kavramlar inceldi, söylem yumuşadı.
Ama karar verici akıl hâlâ aynı soruyu soruyor:
“Bu coğrafya bize ne sağlar?”
ABD dış politikasının bugün İsrail merkezli Ortadoğu tasavvurunu desteklemesi tesadüf değildir. İsrail, bu büyük stratejinin hem askeri hem ideolojik ileri karakoludur. Güvenlik söylemi, sürekli bir olağanüstü hâl üretir; olağanüstü hâl ise hukuksuzluğu normalleştirir.
ARZ-I MEVUD: İNANÇ MI, STRATEJİ Mİ?
Arz-ı Mevud, kimi zaman abartılı bir komplo başlığı gibi sunulur. Oysa mesele bu kadar basit değildir. İsrail toplumunun tamamı bu tahayyülü açıkça savunmaz; fakat siyasal sonuçlar önemlidir. Yerleşim politikaları, ilhak tartışmaları, Filistin’in sistemli olarak nefessiz bırakılması… Bunlar yalnızca güvenlik refleksiyle açıklanamaz.
Asıl soru şudur:
Bir inanç, ne zaman bir devlet politikasına dönüşür?
Ve daha önemlisi: Uluslararası sistem, bu dönüşümü neden görmezden gelir?
Burada devreye sessiz ama tecrübeli bir aktör girer: İngiltere.
İngiltere bağırmaz. İngiltere tehdit etmez. İngiltere manşet atmaz.
Ama zamanı geldiğinde doğru yerde durur.
ABD’nin Ortadoğu politikalarına verdiği örtük destek, İsrail’in uluslararası alandaki manevra alanı, medya ve diplomasi üzerinden kurulan dil… Bunların hiçbiri tesadüf değildir. Sykes-Picot’la cetvel tutan bir akıl, bugün de cetveli görünmez kılarak kullanmaktadır.
Şu gerçeği kabul edelim:
Görünmeyen el bazen en etkili olandır.
KARŞI CEPHE NEDEN DAĞINIK
Peki bu düzene itiraz edenler nerede?
İran var, ama mezhep yükü ağır.
Rusya var, ama kendi savaşını veriyor.
Çin var, ama çatışmadan çok ticareti önceliyor.
Arap dünyası var, ama kendi içinde parçalı.
Türkiye var, ama denge siyaseti ince bir ipte yürüyor.
Herkes itiraz ediyor, kimse ortak bir hikâye yazamıyor.
Çünkü öfke birleştirici değildir; ortak gelecek tasavvuru birleştirir.
Bugün ABD-İsrail eksenine karşı çıkan bloklar, daha adil bir dünya önerisi sunamadıkları sürece sadece reaktif aktörler olarak kalmaya mahkûmdur.
YENİ DÜNYA DÜZENİ: KİME YENİ?
“Yeni Dünya Düzeni” deniyor.
Ama kimin için yeni?
Filistinli bir çocuk için mi?
Iraklı bir anne için mi?
Suriye’de, Yemen’de, Lübnan’da yaşayanlar için mi?
Yoksa sadece güç merkezleri arasında el değiştiren rollerden mi ibaret?
Eğer yeni düzen, eski eşitsizlikleri daha sofistike araçlarla yeniden üretiyorsa, buna ilerleme denemez. Bu olsa olsa güncellenmiş tahakkümdür.
Bu bir çağrı metnidir.
Tarafsızlık çağrısı değil, adaletten yana taraf olma çağrısıdır.
ABD’nin Açık Kader’i ile İsrail’in Arz-ı Mevud’u aynı anda sorgulanmadıkça, Ortadoğu’da barış sadece bir kelime olarak kalacaktır. İngiltere’nin sessizliği teşhir edilmedikçe, “uluslararası toplum” masalı işlemeye devam edecektir.
Ve en önemlisi:
Parçalı itirazlar birleşmediği sürece, bu düzen değişmeyecektir.
Soru artık şudur:
Yeni bir dünya mı istiyoruz, yoksa eskisinin daha iyi pazarlanmış hâline razı mıyız?