Dedikodu siyaseti ve kutuplaşma kıskacı
Türkiye’de siyaset artık yalnızca siyasi partiler arasında yürümüyor. Aynı zamanda algılar, dedikodular ve sosyal medya üzerinden kurulan psikolojik üstünlük mücadeleleri üzerinden ilerliyor. Son günlerde İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu hakkında ortaya atılan “Recep Tayyip Erdoğan ile görüştü” iddiası da bunun son örneklerinden biri oldu.
Dervişoğlu açık biçimde böyle bir görüşmenin gerçekleşmediğini söyledi. Normal şartlarda tartışmanın burada bitmesi gerekirdi. Çünkü ortada doğrulanmış bir bilgi yoktu. Fakat mesele kapanmadı. İddia yalanlandıktan sonra bile sosyal medyada yaşamaya devam etti. Daha önemlisi, özellikle muhalefet çevrelerinde bu söylenti üzerinden ciddi bir reaksiyon üretildi.
İşin dikkat çekici tarafı da burada başlıyor zaten. Çünkü ortada gerçekliği olmayan bir iddia var ama buna rağmen birçok kişi sanki görüşme kesinmiş gibi tepki veriyor.
İddiaya göre Erdoğan, Dervişoğlu’na “CHP gibi değil, yapıcı muhalefet yaptığı için teşekkür etti” Yani burada yalnızca bir görüşme iddiası ortaya atılmadı. Aynı zamanda muhalefetin kendi iç dengelerini bozabilecek bir çerçeve üretildi. Bir tarafın “sert muhalefet”, diğer tarafın ise “yapıcı muhalefet” olduğu fikri bilinçli şekilde dolaşıma sokuldu.
Aslında burada yapılan bu muhalefetler arası karşılaştırmalı değerlendirme bile dedikodunun amacını net şekilde ortaya koyarken hala muhalif sosyal medya ve medyada bazı isimlerce satın alınması oldukça manidardı. Yani burada asıl mesele görüşmenin olup olmaması değil aslında. Çünkü görüşme olmadığı zaten açık biçimde ifade edildi. Asıl mesele, olmayan bir görüşmenin bile neden bu kadar hızlı karşılık bulabildiği. Daha da önemlisi, bu söylentinin neden özellikle muhalif çevrelerde etkili olabildiği.
Çünkü Türkiye’de uzun süredir görünmez bir “temas yasağı” siyaseti oluşmuş durumda. İnsanlar artık siyasi rakiplerin konuşmasını bile başlı başına şüpheli görüyor. İktidar ile muhalefet arasında herhangi bir temas ihtimali bile otomatik olarak “anlaşma”, “yakınlaşma” ya da “pazarlık” şeklinde okunuyor. Bu yüzden bir dedikodunun gerçek olması gerekmiyor. İnsanların zihnindeki kutuplaşmaya uygun olması yeterli oluyor.
Dahası bu iddia gündeme geldikten sonra Dervişoğlu’na yöneltilen eleştirilerin sahipleri iddia edilen görüşmedeki muhalefet tarzına çok daha yakın örneklerin bizzat içinde bulunmadılar mı? Mesela Numan Kurtulmuş ile erken seçim ya da ara seçim konuştular. Yine aynı Kurtulmuş’un başkanlığındaki Barış ve kardeşlik komisyonuna katıldılar. Ama orada Dervişoğlu ve İYİ Parti yoktu. Yani aslında bu tarz görüşmeler siyasetin doğasına o kadar da uzak değildi, mesele görüşmenin tarafları idi.
Aslında bu oldukça tehlikeli bir nokta. Çünkü demokratik siyasetin doğasında konuşmak vardır. Aynı Meclis’te bulunan insanların birbirleriyle görüşmesi, kulis yapması, aynı ortamda bulunması olağan kabul edilir. Fakat artık Türkiye’de siyaset, rakiple mücadeleden çok rakiple temas etmeme üzerine kurulmaya başladı. Sanki siyasi mesafe yetmiyormuş gibi, sosyal ve insani temasın da tamamen kopması bekleniyor. Ya da temas edebilecekler ve edemeyecekler diye bir kriter belirlenmesi.
Eğer gerçekten amaç muhalefeti birbirine düşürmekse, buna en büyük katkıyı bazen o iddialara düşünmeden tepki verenler sağlıyor. Çünkü ortada doğrulanmış bir görüşme bile yokken, birçok kullanıcı doğrudan “ihanet”, “satılmışlık”, “anlaşmışlar” gibi kavramlarla konuşmaya başladı. Böylece olmayan bir olay üzerinden gerçek bir siyasi gerilim üretildi.
Fakat burada başka bir soru daha ortaya çıkıyor. Acaba bu dedikoduyu yayanların amacı gözden mi kaçtı? Çünkü görünen tablo şu: Ortaya bir söylenti bırakılıyor, ardından muhalefetin farklı kesimleri birbirine şüpheyle bakmaya başlıyor. Böylece gerçek bir siyasi olay yaşanmadan gerçek bir siyasi gerilim üretilmiş oluyor. Belki de bu tarz içerikleri dolaşıma sokanlar tahmin edilenden daha geniş bir alana hitap ediyor. Çünkü mesele yalnızca birkaç anonim hesabın ortaya attığı bir iddia olsaydı, bu kadar büyük bir karşılık üretmeyebilirdi. Demek ki bu içerikler, zaten hazır halde bulunan güvensizlik duygusuna temas ediyor. Yani sorun yalnızca dedikodunun kendisi değil; o dedikodunun bu kadar kolay alıcı bulabilmesi.
Bugün Türkiye’de siyaset giderek daha fazla kendi seçmenini diğerlerinden uzak tutma refleksiyle hareket ediyor. Bu yüzden insanlar artık rakibine benzeme korkusuyla siyaset yapıyor. Böyle bir atmosferde bir görüşmenin gerçek olup olmaması ikinci plana düşüyor. Önemli olan, o görüşmenin ihtimalinin bile siyasi maliyet üretmesi.
Ve belki de tam bu yüzden, yalanlanan bir görüşme bile günlerce konuşulabiliyor. Çünkü mesele bilgi değil artık. Mesele, kutuplaşmanın insanların zihninde ne kadar derin yer ettiğini gösterebilmek. Dahası sosyal medya psikolojisinin siyasetin gerçek iklimine zarar vermesini engellemenin bir yolunu bulabilmek.
Unutmamak gerekir ki, olayların kendi gerçekliği içinde kişilerden bağımsız olarak değerlendirilebilmesini dahi oldukça zorlaştırmış bir siyasi iklim ancak kutuplaşmanın taraflarının alanlarını besler ve geri kalan kimseye siyaseten hayat hakkı tanımaz.