Çapsız bir meydan okuma

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Son günlerde basına yansıyan bazı olaylar, Türkiye’de uzun süredir sezgisel olarak hissedilen fakat kavramsal düzeyde yeterince tartışılmayan bir olguyu yeniden tartışmaya açtı: çeteleşme, cezasızlık algısı ve kamusal alanda güç gösterisinin sıradanlaşması. Atlas Çağlayan olayı etrafında oluşan tartışmalar ve uluslararası basında —özellikle Fransa merkezli bir gazetenin— Türkiye’deki suç ağlarına dair yayımladığı geniş değerlendirme, bu olgunun yeni ortaya çıktığını değil, zaten uzun süredir var olan bir yoğunluğun belirli örnekler üzerinden yeniden görünür hâle geldiğini düşündürüyor.

Bu yazı, söz konusu gelişmeleri bir “suç haberi” dizisi olarak değil; daha çok, devlet–toplum ilişkilerinin dönüşümü, normların aşınması ve meşruiyetin yeniden dağılımı bağlamında ele almayı amaçlıyor. Yargı dağıtmak yerine soru sormayı, olayları açıklamaktan çok, onları mümkün kılan toplumsal koşulları anlamayı deniyor.

Görünürlük sorunu mu, yaygınlık gerçeği mi?

Bu noktada kritik bir ayrım yapmak gerekiyor. Son on gün içinde art arda gelen haberler, çoğu zaman yanlış bir şekilde bir “ani artış” izlenimi yaratıyor. Oysa burada söz konusu olan, niceliksel bir sıçramadan çok, uzun süredir devam eden bir yoğunluğun belirli örnekler üzerinden kamuoyuna yansımasıdır. Çeteler, yasa dışı ağlar ya da şiddet pratikleri son haftalarda ortaya çıkmış değildir; aksine, madde kullanımındaki artıştan gündelik şiddetin sıradanlaşmasına kadar uzanan geniş bir toplumsal zeminde uzun zamandır varlık göstermektedir.

Bu nedenle asıl soru, bu yapıların neden şimdi daha fazla konuşulduğu değil; neden bu kadar uzun süre boyunca görünmez kalabildiğidir. Sosyolojik açıdan görünürlük, yalnızca nicel bir artışın sonucu değildir; aynı zamanda bir eşik aşımıdır. Belli davranışların, belli aktörler tarafından ve belli mekânlarda sergilenebilir hâle gelmesi, o davranışların artık yüksek bir yaptırım riski taşımadığını ima eder. Bu noktada mesele, tekil suç fiillerinden ziyade, suçun temsil edilme biçimidir. Gücün, korkunun ve dokunulmazlık hissinin alenileşmesi, toplumun normatif sınırlarının nerede çizildiğine dair sessiz bir mesaj üretir.

Cezasızlık algısı nasıl inşa edilir?

Cezasızlık, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlarla oluşmaz. En az onlar kadar belirleyici olan, hangi olayların soruşturulmaya değer bulunduğu, hangilerinin gündemden hızla düştüğü ve hangilerinin “olağan” kabul edildiğidir. Uzun süredir devam eden şiddet ve suç yoğunluğu, bu açıdan bakıldığında istisnai değil, süreklilik arz eden bir durumdur. Madde kullanımındaki artış, genç yaş gruplarında suçla temasın erkenleşmesi ve yerel güç odaklarının gündelik hayatı belirlemesi, bu sürekliliğin farklı yüzleridir.

Bu çerçevede sıkça dile getirilen cezasızlık algısı, bireysel adalet duygusunun zedelenmesinden çok daha fazlasına işaret eder. Bu algı, kolektif bir öğrenme sürecinin ürünüdür. Toplum zamanla şunu öğrenir: Hangi davranışlar risklidir, hangileri tolere edilir; hangi aktörler için hukuk işler, hangileri için esnekleşir. Bir olayın failinin kim olduğu kadar, olay sonrası ne olmadığı da hafızaya kazınır.

Devletin geri çekildiği yerler mi, yeniden tanımlanan alanlar mı?

Çeteleşme tartışmaları çoğu zaman “devletin zayıflığı” söylemiyle açıklanır. Oysa daha karmaşık bir soruyla karşı karşıyayız: Devlet gerçekten geri mi çekiliyor, yoksa bazı alanlarda varlığını farklı biçimlerde mi yeniden kuruyor?

Sosyoloji literatürü, modern devletin her boşlukta mutlaka yokluğa düşmediğini; kimi zaman seçici bir görünmezlik stratejisi izlediğini söyler. Bu durumda gayriresmî güç odakları, devletin alternatifi olmaktan çok, onunla eklemlenen ara yapılar hâline gelir. Bu eklemlenme her zaman açık bir işbirliği anlamına gelmez; çoğu zaman karşılıklı tolerans, görmezden gelme ya da işlevsel fayda üzerinden yürür.

Burada sorulması gereken şudur: Çeteler, devlete rağmen mi rahat hareket ediyor, yoksa devletin belirli öncelikleri içinde ikincil bir sorun olarak mı görülüyor? Güvenlik söylemi hangi tehditleri merkeze alıyor, hangilerini çevreye itiyor?

Uluslararası bakış ve içerideki yankısı

Uluslararası bir gazetenin Türkiye’deki suç ağlarına dair yaptığı değerlendirme, iç kamuoyunda iki zıt tepki üretir. Bir yandan “ülke imajı” kaygısıyla savunmacı bir refleks gelişir; diğer yandan, içeride dile getirildiğinde karşılık bulamayan eleştirilerin dışarıdan teyit edilmesi bir rahatlama hissi yaratır. Bu ikili tepki, aslında toplumsal özgüven ile bastırılmış eleştiri arasındaki gerilimi yansıtır.

Ancak asıl mesele, bu tür değerlendirmelerin doğru ya da yanlış olmasından ziyade, neden bu kadar tanıdık geldiğidir. Okur, metni okurken şaşırmıyorsa; aksine, “zaten biliyorduk” duygusuna kapılıyorsa, bu durum içsel bir kabullenişe işaret eder. Normalleşme tam da bu noktada başlar.

Gücün gündelik hayata sızması

Bu sosyolojinin en dikkat çekici yönlerinden biri, görünür olmasının sanıldığı gibi caydırıcı bir etki üretmemesidir. Aksine, görünürlük çoğu zaman bir risk değil, bir tercih hâline gelir. Gücün alenileşmesi, aktörler açısından bir teşhir değil; bir mesaj işlevi görür. Kimlerin nerede, nasıl davranabileceği; hangi sınırların fiilen geçerli olduğu bu yolla ilan edilir.

Çeteleşme olgusu bu nedenle yalnızca büyük suç dosyalarında değil, gündelik hayatın küçük anlarında hissedilir. Mekânların paylaşımı, kamusal alanın kullanımı, hatta sıradan bir tartışmanın seyri bile, kimin ne kadar dokunulmaz olduğuna dair sezgilerle şekillenir. Bu sezgiler, yazılı kurallardan çok daha hızlı işler.

Toplum, böyle dönemlerde hukuka değil, gücün görünür işaretlerine göre pozisyon almaya başlar. Bu durum yalnızca korkunun değil, pragmatizmin de ürünüdür. İnsanlar hayatta kalmak, işlerini görmek ve sorun yaşamamak için sessiz uyum biçimleri geliştirir. Görünürlük bu noktada caydırıcı olmaktan çıkar; düzen kurucu bir unsur hâline gelir.

Rahatsız edici bir ihtimal

Belki de bugün asıl yüzleşmemiz gereken soru, Türkiye’de çetelerin var olup olmadığı değildir. Daha rahatsız edici ihtimal şudur: Bu yapıların varlığı, artık bir sapma değil, işleyen bir düzenin yan ürünü hâline mi gelmiştir? Uzun süredir devam eden şiddet, suç ve madde kullanımı yoğunluğu, yalnızca denetlenemeyen alanlara değil; bilinçli ya da bilinçsiz biçimde tolere edilen ilişki biçimlerine mi yaslanmaktadır?

Görünürlük burada bir hata ya da kontrol kaybı değilse; aksine, caydırıcılığın yerini alan yeni bir meşruiyet biçimiyse, sorun birkaç suç grubundan ibaret değildir. Sorun, hukukun geri çekildiği boşlukların güçle doldurulmasını izleyen ve zamanla bunu olağan kabul eden toplumsal uyum mekanizmalarıdır. Bu mekanizmalar çalıştıkça, çeteler yalnızca korku üretmez; düzen de üretir.

Atlas Çağlayan olayı ya da son günlerde haberlere yansıyan diğer örnekler, bu düzenin istisnaları değil, ipuçları olarak okunabilir. Asıl soru, bu ipuçlarını ne kadar süreyle yalnızca haber başlığı olarak tüketeceğimizdir. Çünkü bir toplum, gücün bu denli görünür olmasını yalnızca izlemekle yetindiğinde, artık onu yargılamaktan değil, onunla yaşamayı öğrenmekten söz ediyordur.