Butlan kararı da siyasi mi?
Kemal Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanlığı görevine mahkeme kararıyla döndükten sonra yaptığı açıklamalarda CHP'nin yeniden “ahlaki üstünlüğünü” kazanması gerektiğini söyledi.
Kılıçdaroğlu'nun ifadesiyle CHP, “kuruluşundaki ahlaki kodlara yeniden kavuşmak zorundaydı". Hatta daha önce partiye pek çok eleştiri geldiğini, fakat “ahlaki üstünlüğe” yönelik eleştirilerin bugüne kadar yapılmadığını, şimdi ise bu eleştirilerin gündeme geldiğini söyledi.
Bir başka konuşmasında ise çıtayı daha da yukarı koydu:
“Biz ahlaki üstünlüğümüzü alacağız, ahlaki üstünlüğümüzü koruyacağız, kirli kimse onları kapının önüne koyacağız.”
Söz güçlü.
Ama güçlü sözlerin güçlü bir ölçüsü olmak zorunda.
Çünkü bugün Türkiye siyasetinin önünde cevaplanması gereken asıl soru şu:
Ahlaki üstünlük kime göre, neye göre ve hangi terazide ölçülecek?
Tam burada CHP İstanbul Milletvekili Oğuz Kaan Salıcı'nın yargıya ilişkin değerlendirmeleri de tartışmaya giriyor.
Salıcı, Meclis konuşmalarından birinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi sonrasında yargının bağımsızlığını kaybettiğini savunarak, “Yargı erkinin bağımsız ve tarafsız olması asıldır. Bu sistemde maalesef yargı bağımlı ve taraflı hâle gelmiş, özetle, siyasallaşmıştır” dedi. Aynı konuşmasında “siyasallaşan yargının” hukukun üstünlüğüne tehdit oluşturduğunu ve yargının rakiplere veya iktidarı eleştirenlere karşı “sopa olarak kullanılabildiğini” savundu.
Peki, öyleyse bir adım daha atalım.
Yargı siyasallaşmışsa CHP'nin yeniden yapılanmasının önünü açan “mutlak butlan” kararı da mı siyasiydi?
Eğer cevap “evet” ise mesele gerçekten ilginç bir hâl alıyor.
Çünkü siyasallaştığı söylenen bir yargının kararını siyasi bir sonuç doğurduğu için eleştirmek mümkün; fakat aynı karar CHP'nin bir bölümünün işine geldiğinde onu hukukun üstünlüğünün gereği olarak kabul etmek ne kadar tutarlı?
Eğer cevap “hayır” ise bu kez başka bir soru geliyor:
Yargı siyasallaşmamışsa, o zaman CHP'li belediyelere yönelik soruşturmaların tamamını siyasi operasyon olarak değerlendirmek hangi hukuki ölçüye dayanıyor?
İşte meselenin düğümlendiği yer burası.
Çünkü CHP'de kalmak da kimseye otomatik olarak ahlaki temizlik belgesi vermiyor.
Bunun en somut örneklerinden biri Etimesgut.
CHP'den ayrılmayan, CHP çatısı altında siyaset yapmaya devam eden Etimesgut Belediye Başkanı Erdal Beşikçioğlu hakkında yürütülen soruşturma sonucunda 3 Ağustos 2026'da tutuklama kararı verildi. Beşikçioğlu'nun da aralarında bulunduğu 55 kişi gözaltına alınmış, mahkemeye sevk edilen 44 kişiden 40'ı tutuklanmıştı. Dosyada rüşvet, irtikap, zimmet ve ihaleye fesat karıştırma gibi ciddi suçlamalar bulunuyor. Beşikçioğlu ise suçlamaları reddediyor.
Burada özellikle altını çizmek gerekiyor:
Tutuklama, suçluluğun kesinleşmesi değildir.
Fakat siyasi tartışma açısından olayın başka bir tarafı var.
CHP'de kalmış olmak, Beşikçioğlu'nu soruşturmanın dışında bırakmadı.
O halde soruyu siyasi ahlak açısından soralım:
CHP'de kalmak ahlaki üstünlüğün göstergesi değilse, CHP'den ayrılmak neden ahlaki bir düşüşün göstergesi olsun?
Çünkü son iki yılda CHP'den seçilen çok sayıda belediye başkanı AK Parti'ye geçti.
Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, Söke Belediye Başkanı Mustafa İberya Arıkan, Yenipazar Belediye Başkanı Malik Ercan, Sultanhisar Belediye Başkanı Osman Yıldırımkaya, Şehitkamil Belediye Başkanı Umut Yılmaz ve Altınova Belediye Başkanı Yasemin Fazlaca bunların arasında yer aldı.
2026'da buna Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal da eklendi. Köksal, CHP'nin kesin ihraç talebiyle disipline sevk edilmesinin ardından AK Parti'ye geçti.
Son olarak Haymana Belediye Başkanı Levent Koç CHP'den istifa edip AK Parti'ye katıldı. Erdoğan'ın rozetini taktığı Koç, geçişinin gerekçesini anlatırken CHP içerisinde “birikmiş sorunlar” ve “yaşanmışlıklar” bulunduğunu söyledi.
Haziran 2026 itibarıyla CHP'den seçilip AK Parti'ye geçen belediye başkanı sayısının 17'ye ulaştığı haberleştirildi.
Şimdi asıl soruya gelelim:
Bu belediye başkanları CHP'deyken başka, AK Parti'ye geçtiklerinde başka insanlar mı oldular?
Eğer CHP'de kalmak ahlaki üstünlüğün işaretiyse, CHP'den AK Parti'ye geçen herkes ahlaken gerilemiş midir?
Peki, CHP'de kalıp hakkında soruşturma açılan bir başkan ahlaki üstünlüğün içinde midir?
Yoksa mesele parti rozeti değil, kişinin kendi eylemleri midir?
Eğer cevap ikincisiyse, aslında çok önemli bir noktaya geliyoruz:
Ahlaki üstünlük partinin değil, ilkenin olmalıdır.
Fakat o zaman Kılıçdaroğlu'nun “kirli kimse onları kapının önüne koyacağız” sözü daha somut bir ölçü gerektiriyor.
Kim kirli?
Hakkında soruşturma açılan mı?
Tutuklanan mı?
Mahkûm edilen mi?
Yoksa yalnızca parti değiştiren mi?
Çünkü hukuk açısından bunların hepsi aynı şey değildir.
Daha da önemlisi, yargı siyasallaşmışsa bunların hangisinin siyasi operasyon, hangisinin gerçek bir adli soruşturma olduğunu kim belirleyecek?
Burada CHP'nin kendi içindeki tartışma daha da çetrefilli bir hâle geliyor.
Kılıçdaroğlu'nun söylediği gibi CHP'nin “ahlaki üstünlüğü” yeniden kazanıldıysa, bu üstünlük hangi noktada kazanılmış olacak?
Genel başkan değişince mi? Mahkeme kararıyla mı? Yeni parti kurulunca mı?
Eğer CHP'den ayrılmayan fakat haklarında dava veya soruşturma bulunan isimler partide kalmaya devam edecekse, ahlaki üstünlüğün sınırı nerede başlayacak, nerede bitecek?
Eğer bu isimlerin partiden ihraç edilmesi gerektiği düşünülüyorsa, o zaman daha önce söylenen “CHP ahlaki üstünlüğünü yeniden aldı” sözünün ne anlama geldiğini de sormak gerekir.
Çünkü üstünlük yeniden alınmışsa, kimden alınmıştır?
Ve yeni bir parti kurulursa daha da ilginç bir soru ortaya çıkar:
CHP'nin yeniden kazandığı söylenen ahlaki üstünlük CHP'de mi kalacak, yoksa yeni partiye mi taşınacak?
Eğer yeni partiye taşınacaksa ahlaki üstünlük partiye değil, insanlara ait demektir.
Eğer CHP'de kalacaksa, yeni partiye gidenler bu üstünlüğü geride bırakmış olacak.
O zaman siyaset bir anda ahlaki bir muhasebeden çıkıp adeta “ahlaki üstünlüğün tapu devri” tartışmasına dönüşür.
Üstelik bu tablo yalnızca CHP açısından değil, AK Parti açısından da aynı soruyu doğuruyor.
CHP'den AK Parti'ye geçen belediye başkanlarının siyasi tercihi elbette meşru olabilir. Fakat bir siyasetçinin parti değiştirmesi onun otomatik olarak aklandığı anlamına gelmediği gibi, CHP'de kalması da onun otomatik olarak suçlu olduğu anlamına gelmez.
Aynı terazi herkese uygulanmalıdır.
İşte tam bu nedenle mesele CHP veya AK Parti meselesinden daha büyük.
Mesele hukuk ile siyasetin, ahlak ile parti aidiyetinin birbirine karıştırılıp karıştırılmadığıdır.
Yargı gerçekten siyasallaşmışsa, bunun bütün kararlar açısından sorgulanması gerekir.
Yargı siyasallaşmamışsa, o zaman mahkemelerin verdiği kararları hoşumuza gidip gitmemesine göre “siyasi” veya “hukuki” diye ayırmamak gerekir.
Ve nihayet o ironik soru kaçınılmaz biçimde karşımıza çıkar:
Yargı siyasallaşmışsa, butlan kararı da mı siyasiydi?
Yargı siyasallaşmamışsa, CHP'den ayrılmayan ama hakkında dava veya soruşturma bulunan isimler ahlaki üstünlüğün neresinde duruyor?
İhraç edilmeleri mi gerekecek?
Öyleyse daha önce “CHP ahlaki üstünlüğünü yeniden aldı” denildiğinde bu üstünlük nasıl ve ne zaman alınmıştı?
Ve yeni parti kurulursa:
Ahlaki üstünlük CHP'de mi kalacak, yeni partiye mi geçecek?
Belki de bütün bu tartışmadan çıkarılması gereken en basit sonuç şudur:
Ahlak, bizim tarafımızdakini aklamak, karşı tarafımızdakini mahkûm etmek için kullanılan bir kelime değildir.
Ahlakın gerçekten bir anlamı olacaksa, aynı olay karşısında aynı ölçüyü kullanmak gerekir.
Yoksa “ahlaki üstünlük” dediğimiz şey üstünlük olmaktan çıkar, siyasi aidiyetin yeni adı olur.
Ve o zaman herkes aynı soruyu sormaya başlar:
Terazi gerçekten adaleti mi tartıyor, yoksa sadece kimin hangi tarafta durduğunu mu?