Bu yazıdaki olaylar tamamen hayal ürünüdür
Ve evet, son günlerde böylesine popüler bir olay gerçekten var. Kamuoyu merakla sürecin nasıl sonuçlanacağını izliyor. Eğer bir transfer gerçekleşecekse, görünen o ki bu ilk tercihe doğru değil; ikinci tercihe doğru olacak gibi.
Gerçek kişi, kurum ya da güncel gelişmelerle kurulacak benzerlikler, siyaset sahnesinin tekrar eden doğasından ibaret sayılmalıdır.
Hayalî bir il düşünelim. Hatta daha da somutlaştıralım: Hayalî bir ilçe. Bu ilçede seçilmiş hayalî bir belediye başkanı ya da milletvekili olsun. Seçim kampanyasında partisinin amblemiyle meydanlara çıkmış, o partinin politik çizgisini savunmuş, seçmene yalnızca şahsını değil bir siyasi çerçeveyi vaat etmiş olsun. Seçmen de tercihini yaparken yalnızca adayın kişisel özelliklerine değil, temsil ettiği parti kimliğine, programa ve ideolojik yönelime oy vermiş olsun.
Aradan zaman geçsin ve bu hayalî temsilci partisinden istifa ettiğini açıklasın.
İstifa gerekçeleri siyasetin klasik sözlüğünden seçilsin: “Görüş ayrılıkları”, “halkıma daha iyi hizmet etme arzusu”, “genel merkezle uyumsuzluk”, “ilçemin önceliklerini önceleme”… Bu ifadeler ilk bakışta makul görünebilir. Gerçekten de bir siyasetçi ile partisi arasında fikir ayrılığı doğabilir. Parti içi demokrasinin yetersizliği ya da politik yönelimde yaşanan değişimler bir kopuşu tetikleyebilir. Yer değiştirmeden edilen bir istifa, en azından teorik düzeyde, ilkesel bir itiraz olarak okunabilir.
Sorun çoğu zaman burada başlamaz.
Asıl kırılma, istifanın hemen ardından gelen transferdir. Çünkü istifa bireysel bir tercihtir; transfer ise seçmen iradesini doğrudan etkileyen bir sonuç üretir. Seçmen A partisine oy verdiğini düşünürken, temsilcisi kısa bir süre sonra B partisinin saflarında yer alabilir. Hukuken mümkündür bu. Fakat demokratik temsilin ahlaki boyutu, hukuki çerçevenin ötesinde bir tartışmayı gerektirir.
Zira seçmenin verdiği oy, yalnızca bir kişiye duyulan sempati değildir. Özellikle parti kimliklerinin güçlü olduğu bir siyasal kültürde, amblem ile aday arasındaki bağ belirleyicidir. Seçmen, oy verirken bir siyasi programı, bir ideolojik yönelimi ve bir kadro bütünlüğünü onaylar. Bu bağlamın seçimden kısa süre sonra değiştirilmesi, temsil ilişkisinin mahiyetini dönüştürür.
Yer değiştirmeden edilen istifalar, görüş ayrılığını anlatabilir. Ancak istifaların ardından gelen transferler, kendisine verilen oyların sahiplerinin iradesini fiilen başka bir siyasi haneye yazmak anlamına gelir. Bu durum, en azından etik düzlemde ciddi bir tartışma gerektirir.
Ne var ki Türkiye siyasetinde bu alan artık defalarca aşındırılmıştır. Transferler istisnai olaylar olmaktan çıkmış, neredeyse olağan bir pratik hâline gelmiştir. Dün bir partiden diğerine geçenler bugün benzer bir hamleyi eleştirebilir; bugün eleştirenler yarın aynı yolu tercih edebilir. İlkesel tutarlılık, çoğu zaman yönsel reflekslerin gölgesinde kalır.
Partilerin transferlere yönelik itirazları da bu yüzden çoğunlukla ilkesel değil, yönseldir. Eğer transfer kendi partisine doğruysa, bu durum “demokratik olgunluk”, “siyasi normalleşme” ya da “ülke menfaati etrafında birleşme” olarak sunulur. Aynı transfer ters istikamette gerçekleştiğinde ise “seçmen iradesine ihanet”, “fırsatçılık” ve “etik sorun” söylemleri devreye girer.
Bu çifte standart, sistemin yapısal bir özelliğine işaret eder.
Siyasi Partiler Kanunu yıllardır tartışılır. Parti içi demokrasinin güçlendirilmesi, aday belirleme süreçlerinin şeffaflaştırılması ve seçilmişlerin parti değiştirmesi durumunda ortaya çıkacak sonuçların yeniden düzenlenmesi gerektiği sıkça dile getirilir. Örneğin, parti değiştiren bir belediye başkanının ya da milletvekilinin yeniden seçime gitmesi gerektiği yönünde öneriler zaman zaman gündeme gelir.
Ancak bu öneriler hiçbir zaman güçlü ve kalıcı bir reform iradesine dönüşmez.
Çünkü mevcut esneklik, bütün partiler için potansiyel bir manevra alanıdır. İktidardayken transfer almak avantajdır. Muhalefetteyken kadro genişletmek stratejiktir. Küçük partiler için transfer görünürlük sağlar; büyük partiler için sayısal güç üretir. Dolayısıyla sistemin değiştirilmesi, herkesin elindeki olası bir imkânı sınırlamak anlamına gelir.
Bu nedenle yüksek sesli eleştiriler, yasa değişikliği aşamasına gelindiğinde yerini sessizliğe bırakır.
Transferlerin her biri mutlaka ilkesel bir kılıfla sunulur. “Artık kendimi burada ifade edemiyorum”, “ülkenin şartları yeni sorumluluklar yüklüyor”, “hizmet için daha güçlü bir zemine ihtiyaç var”. Bu açıklamalar retorik olarak tutarlı görünebilir. Fakat zamanlama ile gerekçe arasındaki ilişki çoğu zaman kamuoyunda soru işaretleri üretir. Eğer mesele derin bir ideolojik kopuşsa, neden seçimden hemen sonra değil de güç dengelerinin değiştiği bir eşikte ortaya çıkmaktadır?
Bu sorular çoğunlukla cevapsız kalır.
Siyasetin doğasında pragmatizm vardır; bunu inkâr etmek gerçekçi olmaz. Ancak pragmatizmin sürekli olarak ilkesel söylemlerle paketlenmesi, siyasal güveni aşındırır. Seçmen, sert siyasi söylemlerin birkaç ay içinde buharlaşabildiğini gördüğünde, partiler arasındaki ideolojik farkların ne kadar sahici olduğu konusunda tereddüt yaşamaya başlar.
Bugün hayalî bir il ya da ilçede yaşandığını varsaydığımız bu istifa ve muhtemel transfer meselesi, aslında daha geniş bir sorunun küçük bir yansımasıdır. Demokratik temsilin sınırları, parti sadakatinin anlamı ve seçmen iradesinin korunması gibi temel meseleler, konjonktürel hesapların gölgesinde kalmaktadır.
Elbette bu da tamamen hayal ürünüdür. Ancak siyaset sahnesinde hayal ile ihtimal arasındaki mesafenin ne kadar kısa olduğunu hepimiz biliyoruz.