“Bir niyet beyanı”
Siyasal dil bazen bir niyet beyanıdır, bazen de bir yoklamadır. Ömer Öcalan’ın son iki paylaşımı bu açıdan yalnızca içerdiği ifadelerle değil, ima ettiği yönelimlerle de okunmayı hak ediyor: “Kürtler hiçbir halka veya kişiye karşı düşmanlık beslemezler. Ancak Kürtler, kendilerine karşı düşmanlık besleyenleri tanımalıdırlar. İşte zamanı geldi.” Ardından gelen “Kürtler ve Kürdistan çok yaşa.” Bu cümleler gerçekten kime söyleniyor? Türkiye kamuoyuna mı, Suriye sahasına mı, yoksa daha geniş bir uluslararası zemine mi?
Belki de asıl soru şu: Eğer Türkiye’de bir “Barış ve Kardeşlik” süreci yürütülüyorsa, bu dil sürecin neresine düşüyor?
Barış dili nasıl kurulur? Karşı tarafı potansiyel düşman olarak kodlayarak mı, yoksa potansiyel muhatap olarak kabul ederek mi? “Kendisine düşmanlık besleyenleri tanıma” çağrısı bir bilinç yükseltme mi, yoksa bir saflaşma daveti mi? “İşte zamanı geldi” ifadesi hangi zamanın ilanıdır? Siyasal mücadelede yeni bir eşik mi, yoksa sürecin sabrının tükendiğine dair bir tehdit mi?
Barış süreçleri, yalnızca resmi müzakere metinleriyle değil, kamusal alandaki sembollerle ve söylemlerle de ilerler ya da geriler. O hâlde şu soruyu sormak gerekmez mi: Süreç gerçekten ilerliyor mu, yoksa yalnızca retorik düzeyde mi varlığını sürdürüyor? Eğer ilerliyorsa, bu tür mobilize edici ve muğlak tehdit çağrışımları içeren ifadeler neden artıyor? Eğer ilerlemiyorsa, taraflar çoktan başka zeminlerde yeni muhataplar mı aramaya başladı?
İşte tam burada “seçilen” ve “seçilmeyen” muhataplar meselesi devreye giriyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti bir muhatap olarak masadaysa, aynı aktörlerin eşzamanlı olarak uluslararası kamuoyuna, bölgesel güçlere ya da Suriye sahasındaki yapılara mesaj vermesi ne anlama gelir? Bu, müzakere pozisyonunu güçlendirme stratejisi midir? Yoksa Türkiye içindeki sürecin yeterince güven vermediğinin işareti mi?
“Kürtler ve Kürdistan çok yaşa” ifadesi salt bir kimlik vurgusu olarak mı okunmalı? Yoksa mevcut ulus-devlet sınırlarını aşan bir siyasal tahayyülün yeniden dolaşıma sokulması olarak mı? Eğer ikinci ihtimal geçerliyse, bu tahayyül Türkiye içindeki barış söylemiyle nasıl bağdaşır? Barış, mevcut sınırlar ve anayasal çerçeve içinde ortak bir gelecek kurma iradesi değil midir? O zaman sınır-aşan bir dil ile “kardeşlik” söylemi arasındaki gerilim nasıl yönetilecektir?
Daha kritik bir soru: Süreç için resmi ya da gayriresmî olarak belirlenen muhataplar kimlerdir? Ve kimler bilinçli olarak bu çerçevenin dışında bırakılmıştır? Dışarıda bırakılan her aktör, kendine yeni bir meşruiyet zemini aramaz mı? Uluslararası aktörlerle kurulan temaslar, bölgesel denklemlere gönderilen mesajlar, küresel kamuoyuna yapılan çağrılar… Bunlar yalnızca diplomatik manevralar mıdır, yoksa “muhatap çeşitlendirme” stratejisi midir?
Eğer bir taraf, Türkiye içindeki süreci yeterince kapsayıcı bulmuyorsa ve gözünü dışarıya çeviriyorsa; bu durum sürecin doğası hakkında bize ne söyler? Barış gerçekten içeride mi inşa ediliyor, yoksa dış referanslara yaslanarak mı tahkim edilmeye çalışılıyor? Ve daha önemlisi: Dış referanslara yaslanan bir barış dili, içeride güven üretir mi?
Tarihsel olarak bakıldığında, Türkiye’deki Kürt meselesi hiçbir zaman yalnızca iç dinamiklerle sınırlı kalmadı. Bölgesel gelişmeler, Irak ve Suriye sahası, küresel güç dengeleri her zaman belirleyici oldu. Fakat tam da bu yüzden dilin sorumluluğu artmıyor mu? İçeride “kardeşlik” vurgusu yapılırken, dışarıya güç gösterisi içeren mesajlar verilmesi, çift katmanlı bir siyasal stratejiye mi işaret eder? Eğer öyleyse, bu strateji uzun vadede güven mi üretir, yoksa kuşku mu?
Belki de daha temel bir soru sormalıyız: Barış ve Kardeşlik süreci bir nihai hedef midir, yoksa taktiksel bir mola mı? Eğer nihai hedefse, tarafların dili neden bu kadar eşik vurgulu ve mobilize edici? Eğer taktiksel bir mola ise, o zaman herkes kendi pozisyonunu tahkim etmek için yeni alanlar mı yokluyor?
“Tanıma” çağrısı, karşı tarafı işaretleme pratiğine dönüşürse; bu durum toplumsal psikolojiyi nasıl etkiler? Ortak yurttaşlık bilinci güçlenir mi, yoksa her grup kendi sınırlarını daha kalın çizgilerle mi çizer? Sürecin seçilmiş muhatapları dışında kalan aktörler, kendilerini dışarıya taşıyarak mı görünür olmaya çalışır? Ve bu görünürlük çabası, içerideki müzakere zeminini aşındırır mı?
Barış, çoğu zaman sabır gerektirir. Peki “işte zamanı geldi” sabrın sonuna mı işaret eder? Yoksa karşı tarafa bir baskı unsuru mudur? Eğer baskıysa, bu baskı kime yöneliktir: Devlete mi, topluma mı, yoksa uluslararası aktörlere mi?
Son kertede mesele bir sosyal medya paylaşımının ötesindedir. Mesele, bu paylaşımların hangi siyasal boşlukta yankı bulduğudur. Eğer süreç sağlam ve karşılıklı güvene dayalıysa, bu tür ifadeler marjinal kalır. Ama eğer süreç kırılgansa, her kelime bir fay hattını tetikleyebilir.
O hâlde soruyu yeniden soralım: Barış ve Kardeşlik süreci gerçekten içeride mi derinleşiyor, yoksa taraflar çoktan alternatif muhataplarla yeni denklemler mi kuruyor? Eğer ikinci ihtimal güç kazanıyorsa, o zaman barışın adı var, zemini yok demek değil midir? Ve zemini olmayan bir barış, ilk sert cümlede sarsılmaya mahkûm değil midir?