‘Başka ülkenin çocukları’
2026 yılının ilk aylarında açıklanan veriler, Türkiye ekonomisinin yalnızca rakamlarla değil, toplum psikolojisiyle de okunması gereken yeni bir döneme işaret ediyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası verilerine göre Türk vatandaşlarının yurt dışından yaptığı gayrimenkul alımları tarihi seviyelere ulaştı. 2025 yılında toplam 2,7 milyar dolarlık yurt dışı konut yatırımı gerçekleşirken, 2026’nın yalnızca ilk iki ayında bu rakam 433 milyon dolara çıktı. Geçen yılın aynı döneminde rakam 334 milyon dolardı. Yani eğilim yalnızca sürmüyor, hızlanıyor.
Üstelik bu artışın arkasında yalnızca yurt dışının cazibesi değil, Türkiye’de yatırım yapmanın giderek zorlaşması da bulunuyor. Uzun süredir baskılanan döviz kuru nedeniyle Türkiye’de gayrimenkul ve üretim maliyetleri döviz bazında ciddi biçimde yükselirken, birçok yatırımcı aynı sermayeyle yurt dışında daha öngörülebilir ve daha düşük maliyetli yatırım imkânı bulabiliyor.
Ekonomi haberleri bunu çoğunlukla “yurt dışı gayrimenkulde cari açık” başlığıyla veriyor. Teknik olarak doğrudur. Çünkü Türkiye’den çıkan döviz, başka ülkelerin emlak piyasalarına gidiyor. Türkiye’de üretilmeyen bir varlığa yapılan yatırım nedeniyle döviz çıkışı yaşanıyor. Ancak bu tabloyu sadece ekonomik bir veri olarak okumak, asıl kırılmayı kaçırmak olur.
Çünkü bir insanın başka bir ülkede ev alma isteği, yalnızca yatırım tercihi değildir. Bu aynı zamanda aidiyet duygusunun, güven hissinin ve gelecek tahayyülünün nerede kurulduğuyla ilgilidir.
Bir ülkenin vatandaşları, çocuklarının geleceğini kendi ülkelerinde değil başka ülkelerde planlamaya başlıyorsa; mesele artık yalnızca ekonomi değildir.
Bugün Türkiye’den Yunanistan’a, Kuzey Makedonya’ya ya da Avrupa’nın çeşitli ülkelerine yönelen konut yatırımlarının temelinde sadece kira getirisi hesabı yok. Elbette döviz bazlı kazanç, oturum hakkı, Schengen avantajı ya da daha istikrarlı hukuk düzeni gibi motivasyonlar var. Ama bunların hepsinin altında daha derin bir duygu yatıyor: “Burada uzun vadeli bir hayat kurabilir miyim?” sorusu.
İnsanlar bazen ülkelerini ekonomik kriz dönemlerinde de terk etmezler. Çünkü kriz geçici görülür. Ancak toplum geleceğin belirsizleştiğine inandığında, davranış değişir. Ev almak burada kritik bir göstergedir. Çünkü konut, insanın toprağa attığı imzadır. “Ben burada yaşayacağım” deme biçimidir.
Şimdi ise tersine bir süreç yaşanıyor. İnsanlar Türkiye’de yaşasa bile, geleceğe dair imzalarını başka ülkelere atıyor.
Bu durumun yalnızca üst gelir grubuyla ilgili olduğu düşünülüyor. Oysa sosyolojik etkisi çok daha geniş. Çünkü toplumun geri kalanı da sürekli şu mesajı görüyor: İmkânı olan gidiyor. İmkânı olan parasını dışarı çıkarıyor. İmkânı olan çocuğunu başka ülkeye hazırlıyor.
Bu algı, ekonomik göstergelerin çok ötesinde bir güven erozyonu yaratır.
Vatandaşlık hissi dediğimiz şey yalnızca pasaport taşımak değildir. Vatandaşlık, ortak kader duygusudur. Aynı geleceğe inanabilmektir. Bir ülkenin insanları yarınlarının aynı coğrafyada şekilleneceğine inanıyorsa, ekonomik krizler bile daha kolay atlatılır. Ama insanlar birbirinden kopmaya başladığında, ortak gelecek fikri çözülür.
Bugün Türkiye’de yaşanan sorun tam da budur.
Çünkü son yıllarda toplumun farklı kesimleri arasında yalnızca siyasi kutuplaşma artmadı; aynı zamanda “ülkeye dair beklenti farklılaşması” oluştu. Kimileri hâlâ burada uzun vadeli bir gelecek kurabileceğine inanırken, kimileri zihinsel olarak çoktan başka ülkelere yönelmiş durumda.
Bu yüzden yurt dışından alınan her konut, aslında sadece bir mülk değil; Türkiye’ye duyulan güvenin eksilen bir parçası hâline geliyor.
Üstelik mesele yalnızca ekonomik elitlerle sınırlı değil. Orta sınıfın önemli bir bölümü artık çocuklarını “burada iyi bir hayat kurmak” fikriyle değil, “buradan çıkış imkânı oluşturmak” düşüncesiyle yetiştiriyor. Yabancı dil kurslarının, göçmenlik danışmanlıklarının, yatırım yoluyla oturum programlarının bu kadar büyümesi tesadüf değil.
Çünkü toplum artık başarıyı içeride yükselmekle değil, dışarı çıkabilmekle ölçmeye başladı.
Bu çok ağır bir zihinsel kırılmadır.
Bir ülke için en büyük tehlike sadece sermaye kaybı değildir. İnsanların zihinsel bağının çözülmesidir. Çünkü ekonomik sermaye yeniden üretilebilir. Ama aidiyet duygusu kaybedildiğinde, onu yeniden inşa etmek çok daha zordur.
Nitekim tarihte birçok toplum ekonomik krizlerden çıkmıştır. Ancak vatandaşlarının ülkeye olan inancını kaybeden toplumlar, uzun süre toparlanamamıştır. Çünkü güven sadece piyasaların değil, toplumların da temelidir.
Bugün Türkiye’de sıkça dile getirilen “beyin göçü” tartışması aslında bunun bir başka boyutudur. Yurt dışından ev alanların tamamı gitmiyor olabilir. Ama önemli olan fiziksel göç değil; psikolojik göçtür. İnsanların zihninde “esas hayatın başka yerde olduğu” fikrinin yerleşmesidir.
Bir ülkenin vatandaşları, emeklilik hayalini başka ülkede kuruyorsa…
Çocuklarının eğitimini başka ülkede planlıyorsa…
Bir kriz anında sığınacağı güvenli limanı başka ülkede arıyorsa…
Orada artık sadece ekonomik değil, sosyolojik bir alarm vardır.
Üstelik bu durum ironik bir tablo da yaratıyor. Türkiye’de yıllardır millîlik, yerlilik ve vatan söylemleri siyasetin merkezinde yer alırken; ekonomik davranışlar giderek daha fazla “kaçış refleksi” üretiyor. İnsanlar söylem düzeyinde ülkeye bağlı görünse bile, fiili tercihlerinde başka ülkelere yöneliyor.
Çünkü vatandaşlık hissi sadece sloganlarla kurulmaz. Hukuk güveniyle, öngörülebilirlikle, adalet duygusuyla, eğitim umuduyla ve ekonomik istikrarla beslenir.
İnsanlar sadece bugünkü gelirlerine bakarak ülke değiştirmez. Çocuklarının yarın ne yaşayacağını düşünerek karar verir.
Bu yüzden yurt dışı konut alımındaki rekoru yalnızca bir yatırım haberi olarak görmek eksik olur. Bu tablo, Türkiye’de önemli bir kesimin geleceğe dair duygusal bağını başka coğrafyalara taşımaya başladığını gösteriyor.
Cari açık elbette ekonomistler için önemli bir kavramdır. Ama asıl büyük açık, toplum ile ülke arasındaki güven ilişkisinde oluşandır.
Ve hiçbir merkez bankası, kaybolan aidiyet duygusunu döviz rezerviyle yerine koyamaz.