Barışın maliyeti yükseliyor
Türkiye yeniden bir barış ve çözüm sürecini tartışıyor.
İktidar, bu yeni dönemi Türkiye'nin güvenliği, silahlı çatışmanın sona erdirilmesi ve özellikle Ortadoğu'da giderek karmaşıklaşan güvenlik ortamında Türkiye'nin içeride daha sağlam bir zemine kavuşması bakımından önemli görüyor.
Ben bu sürece destek verenlerden değilim.
Geçmiş tecrübeler, sürecin aktörleri ve bugün ortaya çıkan siyasi tablo, benim açımdan iyimserlikten çok ihtiyat gerektiriyor. Ancak bir sürece karşı olmak, o süreci savunanların kendi içindeki çelişkileri görmezden gelmek anlamına da gelmez. Hatta bazen bir siyasi projenin ne kadar sağlam temellere oturduğunu anlamanın en iyi yolu, onu savunanların davranışlarına bakmaktır.
Bugün ortaya çıkan bazı gelişmeler de gösteriyor ki, sürecin toplumsal maliyetini yalnızca karşı çıkanlar yükseltmiyor.
Bazen sürecin çevresinde bulunanlar, hatta kendilerini bu yeni dönemin doğal siyasi aktörleri olarak görenler, yaptıklarıyla sürece dışarıdan yöneltilen eleştirilerden daha büyük zarar verebiliyor.
Taziye çadırları meselesi bunun bir örneğiydi.
Şimdi Londra'da düzenlenen Kürt-Yahudi Konferansı başka ve daha önemli bir örnek olarak karşımızda duruyor.
Geçtiğimiz yıl Berlin'de düzenlenen ilk konferans Türkiye'de fazla tartışılmamıştı. Yeni sürecin hassas atmosferinin bunda etkili olduğu söylenebilir. O dönemde birçok mesele gibi bu toplantı da belki yeterince gündeme taşınmadı.
Bu yıl Londra'da düzenlenen konferans ise aynı sessizlikle geçmedi.
Üstelik dikkat çekici olan, toplantının hükümete yakın medya organlarında da ciddi biçimde eleştirilmesiydi. Bu eleştirilerin anlamı şuydu: Türkiye'de son derece hassas bir süreç yürütülürken, bu sürecin çevresinde bulunan aktörlerin attığı bazı adımlar, sürecin zaten tartışmalı olan toplumsal zeminini daha da zora sokuyor.
Ancak burada meseleyi yalnızca konferansta verilen bir ödüle veya kullanılan bazı ifadelere indirgemek doğru olmaz.
Mesele bizzat konferansın kendisidir.
Çünkü bir konferans, sadece insanların bir otelde veya üniversite salonunda bir araya gelmesi değildir. Hele söz konusu olan, Ortadoğu'nun en karmaşık meselelerinden biri olan Kürt meselesi ile İsrail ve Yahudi siyasi çevreleri arasındaki ilişkilerse, toplantının kendisi başlı başına siyasi bir anlam taşır.
Konferansın ortaklaşa düzenlenmesi, katılımcıları ve ele aldığı başlıklar, Türkiye'nin yıllardır savunduğu bazı temel tezler açısından en kibar ifadeyle sıkıntılıdır.
Türkiye, Kürt meselesinin uluslararasılaştırılmasına karşı çıkan bir devlettir. Türkiye açısından bu mesele, her şeyden önce ülkenin kendi egemenliği, güvenliği ve toprak bütünlüğü çerçevesinde değerlendirilir.
Bu nedenle Kürt siyasi hareketinin uluslararası aktörlerle kurduğu ilişkiler hiçbir zaman sadece “akademik temas” olarak okunamaz.
Özellikle İsrail merkezli kurumlar ve çevrelerle, Kürtlerin geleceği, bölgesel iş birlikleri ve yeni Ortadoğu dengeleri üzerine ortak konferanslar düzenleniyorsa, bunun Türkiye açısından siyasi anlam taşımadığını söylemek mümkün değildir.
Burada insanın sorması gereken ilk soru şudur:
Türkiye'nin bölgesel tezleri açısından zaten son derece tartışmalı olan bu ilişki ağları, içeride yürütülen barış sürecinin neresinde durmaktadır?
Daha önemlisi:
Türkiye, içeride barış kurmaya çalışırken, bu barışın çevresinde bulunan siyasi aktörlerin Türkiye'nin bölgesel güvenlik tezleriyle açıkça çelişen uluslararası ilişkiler kurmasını nasıl değerlendirecektir?
Bu sorular, konferansta kimin kime ödül verdiğinden daha önemlidir.
Ancak ödül töreni ve kullanılan “Kürtlerin annesi” ifadesi de bu genel tablonun neden dikkat çekici olduğunu göstermektedir. Çünkü sembolik olarak ortaya çıkan yakınlık, aslında konferansın kendisinde kurulmuş olan siyasi ilişkinin devamıdır.
Yani sorun, sadece konferansın sonunda yaşanan bir görüntü değildir.
Sorun, o görüntünün ortaya çıkmasını mümkün kılan siyasi zeminin kendisidir.
Burada Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu güvenlik denklemine bakmak gerekiyor.
İktidar, Türkiye'nin kendi güvenliği için içeride çatışmayı sona erdirmesi gerektiğini düşünüyor. İç barışın Türkiye'yi Ortadoğu'daki belirsizliklere ve yeni tehditlere karşı daha güçlü hale getireceği savunuluyor.
Bu, hükümetin kendi stratejik mantığı açısından anlaşılabilir bir tezdir.
Ancak aynı iktidar, İsrail'in Ortadoğu'daki politikalarını da Türkiye açısından önemli bir güvenlik sorunu olarak görüyor. İsrail'in bölgede genişleyen askerî ve siyasi etkisi, yeni ittifakları ve Türkiye'nin çevresindeki gelişmeler, iktidarın söyleminde açıkça bir güvenlik meselesi olarak yer alıyor.
Öyleyse ortaya kaçınılmaz bir soru çıkıyor:
Türkiye içeride barışı, dışarıdaki tehditlere karşı daha güçlü olmak için mi kuruyor, yoksa içeride kurulacak yeni siyasi denklemin dışarıdaki aktörlerle yeni ilişkiler geliştirmesine zemin hazırlamak için mi?
Çünkü eğer birinci ihtimal doğruysa, Londra'daki gibi konferansların ortaya çıkardığı tablo ayrıca açıklanmaya muhtaçtır.
Türkiye'nin iç barışı ile Türkiye'nin bölgesel güvenliği birbirinden tamamen ayrı meseleler değildir.
Tam tersine, birbirini doğrudan etkileyen iki alandır.
Bu nedenle Türkiye'nin iç barışını savunan herkesin, aynı zamanda Türkiye'nin dış güvenlik hassasiyetlerini de dikkate alması gerekir.
Bir yandan Türkiye'nin güvenlik kaygılarından söz edip diğer yandan bu kaygıların merkezinde bulunan aktörlerle ortak siyasi zeminler oluşturmak, en hafif ifadeyle bir çelişkidir.
Ve bu çelişkiyi görmezden gelmek, barışa hizmet etmez.
Tam tersine, barışın maliyetini yükseltir.
Taziye çadırlarında ortaya çıkan aymazlık ile Londra'daki konferans arasında bu açıdan bir benzerlik var.
Her iki durumda da sürecin çevresinde bulunanlar, toplumun ve devletin hassasiyetlerini hesaba katmayan bir tavır sergiliyor. Sonra ortaya çıkan tepki ise sürece karşı olanların refleksi olarak görülüyor.
Bugün hükümete yakın medyanın bile Londra'daki konferansı gündemine alması bu nedenle önemlidir. Geçen yıl fazla konuşulmayan bir toplantının bu yıl sert biçimde tartışılması, yalnızca medyanın değişen tavrını değil, sürecin çevresindeki bazı aktörlerin giderek daha pervasız bir siyasi alan açtığı yönündeki kanaatin de güçlendiğini gösteriyor.
Barışa gerçekten kim zarar veriyor?
Sürece karşı çıkanlar mı?
Yoksa sürecin arkasına saklanarak, Türkiye'nin güvenlik tezlerini ve toplumsal hassasiyetlerini zorlayan yeni siyasi ilişkileri normalleştirenler mi?
Ve Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan şey, barış adına her türlü çelişkiyi görmezden gelmek değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı olan, hangi barışın kurulduğunu, kimlerle ve hangi ilişkiler üzerinden kurulduğunu açıkça tartışabilmektir.
Çünkü barışın maliyeti artıyor. Daha önemlisi ise, bu maliyeti artıranların yaptıklarından hâlâ bir barış çıkıp çıkmayacağıdır.