Amasya da 3 işçi……

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Amasya’da bir biyogaz tesisinde üç işçi metan gazı zehirlenmesi sonucu hayatını kaybetti. Haber düştü, resmi açıklamalar yapıldı, birkaç saatlik sosyal medya tepkisi oluştu ve ardından gündem başka bir başlığa kaydı. Olay, ulusal bir tartışma başlığına dönüşmeden yerel haber akışının içinde eridi.

Bu tabloyu yalnızca “iktidarın gündem yönetimi” diye okumak eksik olur. Mesele daha geniş: Türkiye’de siyasetin bütünü, gündemin nasıl üretileceği ve hangi başlıkların kalıcı olacağı konusunda benzer refleksler gösteriyor. İktidar belirliyor olabilir; fakat muhalefet de çoğu zaman bu belirlenmiş alanın içinde siyaset yapmayı tercih ediyor.

Sonuçta üç işçinin ölümü, sistemsel bir sorgulamaya dönüşmüyor.

Oysa metan gazı zehirlenmesi teknik olarak öngörülebilir bir risktir. Biyogaz tesislerinde gaz ölçüm sistemleri, havalandırma altyapısı, kapalı alan çalışma prosedürleri ve acil müdahale planları hayati önemdedir. Böyle bir ölüm, doğası gereği “kader” değildir; önlem zincirindeki bir kopuştur. Bu kopuşun tartışılması ise mevzuat, denetim, yaptırım ve ekonomik baskı ilişkisini gündeme getirir.

Tam da bu nedenle konu hızla gündem dışına itilir.

Türkiye’de siyaset uzun süredir yüksek yoğunluklu bir gündem üretimi üzerinden ilerliyor. Dış politika hamleleri, sert polemikler, seçim stratejileri, ittifak hesapları, ekonomik veriler… Her gün yeni bir kriz başlığı, bir öncekini siliyor. Bu yoğunluk, yalnızca iktidarın işine yarayan bir araç değil; muhalefetin de konumlandığı zemini belirliyor. Muhalefet çoğu zaman bu hızlı akışın içinde reaksiyon üreten bir pozisyonda kalıyor. Yapısal meseleleri derinlemesine gündemde tutmak yerine, günlük siyasi karşılık üretmeyi önceleyebiliyor.

Bu karşılıklı döngüde işçi ölümleri “kalıcı gündem” olamıyor.

Çünkü iş sağlığı ve güvenliği meselesi, taraflar üstü bir sorumluluk alanı gerektirir. İktidarın denetim kapasitesini, ekonomik politikalarını ve idari tercihlerini sorgulamayı zorunlu kıldığı kadar; muhalefetin de alternatif model, sürekli takip ve ısrarcı kamuoyu baskısı üretmesini gerektirir. Ancak pratikte her iki taraf da bu başlığı, büyük facialar dışında sürdürülebilir bir siyasal ajandaya dönüştürmüyor.

Burada ekonominin rolü belirleyici.

Türkiye’de üretim ve yatırım söylemi uzun süredir maliyet baskısı altında şekilleniyor. Yüksek enflasyon, finansman sorunları ve kur dalgalanmaları şirketleri maliyet minimizasyonuna itiyor. İş güvenliği yatırımları ise kısa vadede maliyet artırıcı kalemler olarak görülüyor. Denetimlerin sıkılığı ve yaptırımların caydırıcılığı ekonomik iklimle doğrudan bağlantılı.

Siyasetin genel yaklaşımı da bu iklimi zorlamaktan kaçınma yönünde şekilleniyor. İktidar büyüme ve yatırım vurgusunu önceliyor; muhalefet ise çoğu zaman ekonomik kırılganlığı derinleştirecek sert denetim tartışmalarını merkezine almıyor. Böylece iş güvenliği, herkesin sözlü olarak savunduğu ama kimsenin siyasal risk alarak ısrarcı biçimde sahiplenmediği bir alan haline geliyor.

Bu noktada medya düzeni de tabloyu tamamlıyor. Ana akım medya büyük ölçüde siyasi ve ekonomik merkezlerle paralel hareket ediyor. Muhalif medya ise gündemi çoğu zaman siyasal rekabet başlıkları üzerinden kuruyor. Sonuçta üç işçinin ölümü, birkaç gün süren bir tartışma bile yaratamıyor.

Asıl dikkat çekici olan ise şu: Türkiye’de işçi ölümleri genellikle sayı büyüdüğünde “ulusal mesele” haline geliyor. Yüksek kayıp varsa siyaset daha görünür tepki veriyor. Ancak daha düşük sayılarda ölümler yerel ve sınırlı başlıklar olarak kalıyor. Bu yaklaşım, sorunun büyüklüğünü kayıp sayısına endeksliyor. Oysa sistemsel zaaf, üç can kaybında da aynıdır.

Siyasetin geneline yayılan bu refleks, bir tür normalleşme üretir. “Yine bir iş kazası” ifadesi sıradanlaşır. Olay bireysel ihmal ya da teknik arıza çerçevesinde sunulur; denetim rejimi ve ekonomik tercihlerin bütüncül sorgulaması geri planda kalır.

Muhalefetin burada üstlenebileceği rol, yalnızca eleştiri değil; konuyu ısrarla gündemde tutmak ve alternatif denetim modellerini somutlaştırmak olabilirdi. Ancak gündem yoğunluğu içinde bu başlık çoğu zaman başka tartışmaların arasında kayboluyor. İktidar için düşük siyasal maliyetli bir alan olan iş güvenliği, muhalefet için de yüksek mobilizasyon potansiyeli taşımayan bir konu olarak görülüyor olabilir.

Bu karşılıklı düşük öncelik hali, işçi ölümlerini görünmezleştiriyor.

Amasya’daki üç işçi, bu görünmezliğin son örneği. Mesele yalnızca bir tesisin ihmali değil; hangi başlıkların siyasal enerjiye dönüştürüleceğiyle ilgili. Gündem kontrolü sadece iktidarın elindeki bir araç değil; muhalefetin de çoğu zaman içinde kalmayı tercih ettiği bir çerçeve.

Sonuç olarak iş sağlığı ve güvenliği teknik bir mevzuat alanı değil; siyasal bir tercih meselesidir. Denetimin sertliği, yaptırımın caydırıcılığı ve şeffaflığın düzeyi, siyasal iradenin ortak tutumuyla şekillenir. Eğer bu alan, taraflar arası polemiklerin gerisinde kalıyorsa, bunun sorumluluğu da geniş bir siyasal yelpazeye yayılır.

Üç işçi öldü ve ülke yoluna devam etti.

Bu devam ediş, yalnızca bir tesisteki ihmali değil; siyasetin bütününde yerleşmiş öncelik sıralamasını gösteriyor. İktidarın gündem kurma kapasitesi kadar, muhalefetin o gündemin dışına çıkma konusundaki isteksizliği de bu tablonun parçası.

Ve bu tablo değişmediği sürece, benzer haberler kısa birer başlık olarak kalmaya devam edecek.