77’den 81’e Ortadoğu: 12 Eylül’ü anlamak

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Tarih bazen birbirinden bağımsız gibi görünen olayları aynı dönemin içine öylesine yoğun biçimde yerleştirir ki, insan yalnızca yaşananlara değil, ortaya çıkan sonuçlara da birlikte bakmak zorunda kalır.

1970'lerin sonu ve 1980'lerin başı, Türkiye'nin içinde bulunduğu coğrafya açısından tam da böyle bir dönemdi.

İktidarlar değişiyordu.

Rejimler yıkılıyordu.

Devletlerin yönü yeniden belirleniyordu.

5 Temmuz 1977'de Pakistan'da Genelkurmay Başkanı General Muhammed Ziyaülhak yönetime el koydu. Başbakan Zülfikar Ali Butto iktidardan uzaklaştırıldı. Parlamento ve anayasal düzen askıya alındı. Butto, iki yıl sonra, 4 Nisan 1979'da idam edildi.

Pakistan'daki darbe, yalnızca bir hükümet değişikliği değildi. Ülkenin siyasal ve toplumsal yönünü uzun yıllar etkileyecek yeni bir dönemin başlangıcıydı.

Aynı tarihlerde İran'da bambaşka bir gelişme yaşanıyordu.

16 Ocak 1979'da Şah Muhammed Rıza Pehlevi ülkeyi terk etti. 1 Şubat'ta sürgündeki Ayetullah Humeyni İran'a döndü. Kısa süre içinde Şah rejimi tamamen çöktü ve İran'ın siyasal sistemi köklü biçimde değişti.

Biri askerî darbeydi.

Diğeri devrim.

Yöntemler farklıydı.

Ama sonuçta iki ülkenin de siyasi yönü değişiyordu.

Türkiye ise bütün bunların yaşandığı coğrafyanın tam ortasında, kendi siyasal krizinin içine sürükleniyordu.

Ve 12 Eylül 1980 sabahı, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren öncülüğündeki Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu.

Parlamento kapatıldı.

Siyasi partiler kapatıldı.

Siyasetçiler yasaklandı.

Sendikalar, dernekler ve öğrenci örgütleri büyük ölçüde etkisiz hâle getirildi.

Binlerce insan gözaltına alındı, cezaevleri doldu.

Türkiye'nin uzun yıllar içerisinde oluşmuş siyasal dengeleri birkaç yıl içinde dağıtıldı.

Sol hareketler ağır bir tasfiye sürecinden geçti.

Ülkücü hareketin kadroları da aynı dönemin cezaevlerinde yerini aldı.

Türkiye'de siyasetin neredeyse bütün aktörleri, doğrudan veya dolaylı biçimde 12 Eylül'ün sonuçlarıyla karşı karşıya kaldı.

Ancak 12 Eylül'ü yalnızca siyasetin zorla susturulduğu bir dönem olarak okumak yeterli değil.

Çünkü Türkiye'de yalnızca bazı siyasi hareketler tasfiye edilmedi.

Aynı zamanda yeni bir dönemin zemini oluştu.

Bu yeni dönemin en dikkat çekici isimlerinden biri Turgut Özal'dı.

Özal, 12 Eylül öncesinde siyasete tamamen uzak bir isim değildi. 1977 seçimlerinde Millî Selamet Partisi'nden milletvekili adayı olmuştu. Kardeşi Korkut Özal ise MSP'nin önemli isimlerinden biriydi; milletvekilliği ve bakanlık yapmıştı.

Turgut Özal ise 1979'da Başbakanlık Müsteşarlığına getirildi.

Ardından 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarının hazırlanmasında önemli rol oynadı.

12 Eylül geldiğinde Türkiye'de siyaset askıya alındı.

Partiler kapatıldı.

Siyasetçiler yasaklandı.

Ama Özal'ın yolu kapanmadı.

Askerî yönetimin kurduğu Bülend Ulusu hükümetinde ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı.

Daha sonra siyasi parti kurdu.

1983'te iktidara geldi.

Bu süreç, 12 Eylül'ün sonuçlarını anlamak açısından dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor.

Çünkü darbenin ardından Türkiye'de bütün yollar aynı şekilde kapanmadı.

Bazı siyasi gelenekler ve kadrolar uzun yıllar etkisini kaybederken, yeni dönemin aktörleri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.

Türkiye'nin ekonomik yapısı değişti.

Serbest piyasa anlayışı güç kazandı.

Özelleştirmeler başladı.

Yeni sermaye grupları ortaya çıktı.

Toplumun ekonomik ve kültürel yönelimleri de değişmeye başladı.

Bu değişim yalnızca siyasette yaşanmadı.

Evlerin içine kadar girdi.

İnsanların zenginlik anlayışı değişti.

Sınıf atlama hayalleri değişti.

Başarıya bakış değişti.

1980'li yıllarda Türkiye'de yayına başlayan Dallas dizisinin büyük ilgi görmesi de, belki bu yeni dönemin kültürel sembollerinden biri olarak okunabilir. Para, güç, rekabet, servet ve lüksün televizyon ekranlarından geniş kitlelerin gündelik hayatına girdiği yeni bir dönemin başlangıcıydı.

Ve 6 Ekim 1981'de, bu kez Mısır'da Enver Sedat askerî bir tören sırasında öldürüldü.

1977 ile 1981 arasındaki tabloya birlikte bakıldığında, Türkiye'nin çevresindeki coğrafyada olağanüstü bir hareketlilik görülüyor.

Pakistan'da askerî darbe.

İran'da rejim değişikliği.

Türkiye'de askerî darbe.

Mısır'da devlet başkanına yönelik suikast.

Elbette bu olayların her birinin kendi tarihi, kendi toplumsal şartları ve kendi siyasi nedenleri var.

Hepsini tek bir merkezin çizdiği planın parçaları olarak göstermek, eldeki verilerin ötesine geçmek olur.

Ama tarihe yalnızca olayların nasıl başladığı üzerinden değil, nereye vardığı üzerinden de bakmak gerekir.

Ve sonuçlara bakıldığında, bu coğrafyanın birkaç yıl içerisinde siyasi olarak yeniden şekillendiği açıkça görülüyor.

Türkiye açısından ise 12 Eylül'ün yeri daha da ayrı.

Çünkü 12 Eylül yalnızca bir hükümeti devirmedi.

Yalnızca siyasetçileri yasaklamadı.

Türkiye'nin siyasal dengelerini değiştirdi.

Bazı yolları kapattı.

Başka yolların oluşmasına zemin hazırladı.

Merkezin dışında kalmış bazı toplumsal çevreler zaman içerisinde daha görünür, daha güçlü ve daha etkili hâle geldi. Türkiye'nin sonraki yıllarda yaşayacağı büyük siyasal dönüşümlerin toplumsal zemini de önemli ölçüde bu yıllarda oluştu.

Bu nedenle 12 Eylül'ü sadece tankların sokaklara çıktığı bir sabah olarak hatırlamak eksik kalıyor.

12 Eylül, Türkiye'nin geçmişini kapatan bir tarih olduğu kadar, geleceğinin yönünü de değiştiren bir dönemeçti.

Bugün yaşadığımız Türkiye'ye baktığımızda; siyasetteki kamplaşmadan ekonomik tercihlere, toplumsal kimliklerin güç mücadelesinden devlet ile toplum arasındaki ilişkiye kadar birçok tartışmanın köklerinin o döneme uzandığını görmek mümkün.

Bazı darbeler, yapıldıkları gün sona ermez.

Etkileri yıllar boyunca devam eder.

12 Eylül de Türkiye'nin yalnızca dününü değiştiren bir darbe değil, bugünün Türkiye'sine giden yolun en önemli dönemeçlerinden biriydi.

Ve belki asıl mesele hâlâ aynı yerde duruyor:

12 Eylül, Türkiye'de neyi tasfiye etti ve tasfiye ettiği şeylerin yerine hangi Türkiye'nin oluşmasına zemin hazırladı?