5-6 olunca yenilenmiş olan
Aşağı yukarı herkesin hemfikir olduğu bir tespitle başlayalım: 2025, “sıkıcı” bir yıl değildi. Hatta ekonomiyi ve siyaseti biraz takip edenler için fazlasıyla hareketli, yer yer yorucu ama bir o kadar da öğretici bir yıl oldu. Türkiye merkezli bakınca tablo karmaşık; dünyaya açıldıkça ise karmaşıklığın aslında küresel bir norm hâline geldiğini görüyoruz. Kısacası, yalnız değiliz; bu da teselli mi, yoksa yeni bir endişe sebebi mi, karar sizin.
Ekonomi cephesinden başlayalım. 2025, Türkiye için “rasyonaliteye dönüş” söyleminin sınandığı bir yıl oldu. Para politikasında sıkılık vurgusu devam ederken, bunun günlük hayata yansıması hâlâ tartışmalı. Enflasyonla mücadele, teoride herkesin desteklediği ama pratikte kimsenin sevmediği bir süreç. Faiz artışları, krediye erişimde daralma ve iç talepteki yavaşlama, özellikle orta sınıf için “kemer sıkmanın da bir sınırı olmalı” duygusunu güçlendirdi. Buna karşın ihracatçıların ve finans çevrelerinin “nihayet öngörülebilirlik” demesi, Türkiye ekonomisinin iki farklı dili aynı anda konuştuğunu gösterdi.
Dünyaya baktığımızda ise tablo pek iç açıcı değil ama tanıdık. ABD, 2025’te de “yumuşak iniş mi, sert gerçekler mi?” ikilemini tartıştı. Enflasyon kontrol altına alınmış gibi görünse de gelir dağılımı meselesi Amerikan siyasetinin ana gündemlerinden biri olmaya devam etti. Avrupa ise yeşil dönüşüm hedefleriyle sanayi rekabeti arasında sıkıştı. Almanya’nın “eski motor” rolünü sorgulaması, Fransa’nın iç siyasi gerilimleri ve Güney Avrupa’nın borç hassasiyetleri, Avrupa Birliği’nin ekonomik birlikten çok bir “denge sanatı” hâline geldiğini gösterdi.
Bu küresel dalgalanma Türkiye’ye nasıl yansıdı? Öncelikle dış finansman meselesi üzerinden. 2025’te Türkiye, sıcak para ile doğrudan yatırım arasındaki farkı yeniden hatırladı. Kısa vadeli sermaye girişleri piyasaları rahatlatırken, kalıcı yatırımlar için hukuk, öngörülebilirlik ve kurumsallık tartışmaları gündemde kalmaya devam etti. Yani mesele sadece faiz değil; güven. Bu noktada Türkiye, dünyadaki genel eğilimin bir parçası aslında. Çünkü bugün yatırımcılar sadece kâra değil, “risk hikâyesine” de bakıyor.
Siyasi alana geçtiğimizde, 2025’in belki de en belirgin özelliği “çoklu kriz yorgunluğu” oldu. Türkiye’de iç siyaset, ekonomik koşulların gölgesinde şekillenirken, dış politika yine yoğun bir gündemle ilerledi. Ortadoğu’daki istikrarsızlık, Karadeniz havzasındaki belirsizlikler ve küresel güç rekabetinin sertleşmesi, Türkiye’yi klasik “denge politikası”na daha fazla zorladı. Bir yandan NATO ve Batı ile ilişkiler, diğer yandan Rusya, Çin ve bölgesel aktörlerle temaslar… 2025, Türkiye diplomasisinin satranç tahtasında hamle sayısının arttığı bir yıl oldu.
Dünyada da siyaset sakin değildi. ABD’de seçim atmosferi, Avrupa’da yükselen sağ popülizm, Latin Amerika’da ekonomik sıkışmışlıkla beslenen toplumsal hareketler… Küresel siyasetin ortak dili neredeyse şuydu: “Halklar daha fazla güvenlik ve refah istiyor ama devletlerin manevra alanı daralıyor.” Bu durum, demokrasilerin sabrını test ederken, otoriter eğilimlerin de zemin bulmasına yol açtı.
2025’in belki de en ilginç boyutu, ekonomi ve siyasetin teknolojiyle kurduğu yeni ilişkiydi. Yapay zekâ, otomasyon ve dijitalleşme artık “gelecek” değil, bugünün meselesi. Türkiye’de bu alandaki tartışmalar genellikle “fırsat mı tehdit mi?” ikileminde sıkıştı. Oysa dünya, bu soruyu çoktan aşmış durumda: Mesele, nasıl yöneteceğimiz. ABD ve Çin arasında teknoloji rekabeti sertleşirken, Avrupa regülasyonla denge kurmaya çalıştı. Türkiye ise genç nüfus avantajını kullanma potansiyeli ile beyin göçü riski arasında gidip geldi.
Bir de işin toplumsal psikoloji boyutu var. 2025, Türkiye’de ve dünyada “gelecek kaygısının” normalleştiği bir yıl oldu. İnsanlar artık kriz haberlerine şaşırmıyor; şaşırdıklarında ise “bu da geçer” demek yerine “sıradaki ne?” diye soruyorlar. Bu ruh hâli, siyaseti daha kırılgan, ekonomiyi ise daha hassas hâle getiriyor. Küçük bir küresel şok, büyük bir yerel etki yaratabiliyor.
Peki 2025’ten geriye ne kaldı? Öncelikle şu: Türkiye’nin yaşadığı ekonomik ve siyasi sınamalar, büyük ölçüde küresel bir resmin parçası. Bu, sorumluluğu ortadan kaldırmıyor ama resmi daha doğru okumayı sağlıyor. İkinci olarak, “geçici çözümler” devrinin kapandığını görüyoruz. Hem Türkiye’de hem dünyada, yapısal meseleler ertelendikçe daha gürültülü biçimde geri dönüyor. Üçüncü ve belki de en önemli ders ise şu: Eğlenceli tarafı şu ki, herkes çözüm arıyor; zor tarafı ise kimsenin sihirli bir formülü yok.
Sonuç olarak 2025, ne tamamen karanlık ne de fazlasıyla umut dolu bir yıldı. Daha çok, “gerçeklerle yüzleşme” yılıydı. Türkiye için de dünya için de. Belki de bu yüzden, yılın en doğru özeti şu olabilir: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ama bu, her şeyin daha kötü olacağı anlamına da gelmiyor. Yeter ki ne yaşadığımızı doğru adlandıralım. Gerisi, biraz akıl, biraz cesaret ve bolca sabır meselesi.