2023 vizyonu - 2026 halleri

İnanç Uysal

İnanç Uysal

Yazar
Tüm Yazıları

Türkiye’de eğitim tartışmaları çoğu zaman müfredat, sınav sistemi ya da fiziki altyapı üzerinden yürür. Oysa son dönemde okullarda art arda yaşanan şiddet olayları, meselenin çok daha derin bir yerde düğümlendiğini yeniden hatırlattı: Okulun iklimi, öğretmenin otoritesi ve veli-öğretmen-devlet üçgenindeki kırılma. Bu noktada, Ziya Selçuk döneminde ortaya konan 2023 Eğitim Vizyonu ve özellikle “bırakın öğretmenler işini yapsın” yaklaşımı yeniden tartışmanın merkezine yerleşiyor.

Selçuk’un göreve geldiği ilk dönemde çizdiği çerçeve, aslında teknik bir reform paketinden çok daha fazlasını içeriyordu. 2023 Eğitim Vizyonu, eğitimi salt akademik başarıya indirgeyen anlayışa karşı, çocuğu merkeze alan, öğretmeni güçlendiren ve veliyi sürecin sağlıklı bir parçası hâline getirmeyi hedefleyen bütüncül bir yaklaşım öneriyordu. Ancak bu yaklaşımın en kritik ayağı, öğretmenin sınıf içindeki otoritesinin yeniden tesis edilmesiydi. Çünkü Selçuk’un sıkça vurguladığı gibi, öğretmen sadece bilgi aktaran değil, aynı zamanda bir karakter inşa sürecinin rehberiydi.

Bugün gelinen noktada ise tablo oldukça farklı. Okullarda yaşanan şiddet olayları, yalnızca bireysel vakalar olarak ele alınamayacak kadar yaygın ve sistematik bir hâl almış durumda. Öğrenciler arasındaki şiddetin yanı sıra, öğretmenlere yönelen fiziksel ve sözlü saldırılar da giderek artıyor. Bu durum, eğitim sisteminin yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda sosyolojik bir kriz yaşadığını gösteriyor.

Burada dönüp Selçuk’un o dönem yaptığı uyarılara bakmak gerekiyor. “Bırakın öğretmenler işini yapsın” ifadesi, aslında yüzeyde basit bir serzeniş gibi görünse de, arka planında ciddi bir sistem eleştirisi barındırıyordu. Selçuk, öğretmenin sürekli olarak veli baskısı, bürokratik müdahaleler ve siyasi yönlendirmeler arasında sıkıştığını ifade ediyordu. Öğretmenin sınıf içinde aldığı kararların dahi tartışmaya açıldığı, velilerin okul yönetimi üzerinde doğrudan etkili olduğu bir yapı, doğal olarak otorite boşluğu üretir.

Bu otorite boşluğu ise en hızlı şekilde şiddet olarak kendini gösterir. Çünkü çocuklar, sınırların belirsiz olduğu ortamlarda davranışlarını düzenleyecek bir referans noktası bulamaz. Öğretmenin sözünün değersizleştiği, disiplin mekanizmalarının sürekli sorgulandığı bir okul ortamında, şiddetin ortaya çıkması şaşırtıcı değildir.

Öte yandan mesele yalnızca veli-öğretmen ilişkisiyle de sınırlı değil. Selçuk’un 2021’de görevinden ayrılmasına yol açan süreçte sıkça dile getirilen bir başka konu da, eğitim politikalarının bürokrasi ve siyaset tarafından aşırı derecede yönlendirilmesiydi. Eğitim gibi uzun vadeli sonuçlar doğuran bir alanda, kısa vadeli siyasi hesapların belirleyici olması, sistemin istikrarını zedeliyor. Her değişen öncelik, öğretmenin sınıf içindeki duruşunu da doğrudan etkiliyor.

Bugün yaşanan şiddet olaylarını bu çerçevede okumak gerekiyor. Çünkü bu olaylar, sadece disiplin sorunu değil; aynı zamanda bir yönetişim sorunu. Öğretmenin yetkisinin daraltıldığı, okul yönetimlerinin sürekli baskı altında olduğu ve velinin “müşteri” gibi konumlandırıldığı bir sistemde, eğitimin asli unsurları arasındaki denge bozulur.

Burada önemli bir parantez açmak gerekiyor: Velinin eğitim sürecine dahil olması elbette ki gereklidir. Ancak bu dahil olma, öğretmenin alanına müdahale şeklinde değil, destekleyici bir rol üzerinden gerçekleşmelidir. Selçuk’un vizyon belgesinde de altı çizilen nokta tam olarak buydu. Veli, çocuğun gelişiminde kritik bir aktör olmakla birlikte, öğretmenin pedagojik kararlarını sürekli sorgulayan bir pozisyona yerleştirildiğinde, sistem sağlıklı işlemez.

Bugün sosyal medyada sıkça karşılaşılan “öğretmen şöyle yaptı”, “okul böyle davrandı” gibi paylaşımlar, aslında bu dengenin ne kadar bozulduğunu gösteriyor. Her olayın anında yargıya taşındığı, her disiplin uygulamasının kamuoyu baskısıyla geri çekildiği bir ortamda, öğretmenin hareket alanı giderek daralıyor. Bu da, sınıf içinde kontrolün kaybolmasına zemin hazırlıyor.

Selçuk’un “bırakın öğretmenler işini yapsın” çağrısı, tam da bu noktada yeniden anlam kazanıyor. Bu çağrı, öğretmenin dokunulmaz olduğu ya da hatasız olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, öğretmenin mesleki yetkinliğine güvenilmesi gerektiğini vurguluyor. Çünkü eğitim, her an dış müdahalelerle şekillendirilebilecek bir alan değil; belirli bir uzmanlık ve süreklilik gerektiriyor.

Son dönemde yaşanan şiddet olayları üzerinden yapılan tartışmaların önemli bir kısmı ise yüzeyde kalıyor. Daha fazla güvenlik görevlisi, daha sert disiplin cezaları gibi öneriler, sorunun yalnızca sonuçlarına odaklanıyor. Oysa asıl mesele, bu sonuçları üreten yapısal sorunları ele almak. Öğretmenin otoritesinin yeniden tesis edilmesi, okul yönetimlerinin güçlendirilmesi ve eğitim politikalarının günlük siyasi tartışmaların dışında tutulması, bu yapısal dönüşümün temel adımları olabilir.

Elbette bu kolay bir süreç değil. Ancak mevcut gidişatın sürdürülebilir olmadığı da açık. Okulların güvenli alanlar olmaktan çıkması, yalnızca eğitim sistemini değil, toplumun geleceğini de tehdit eder. Çünkü okul, sadece bilgi öğrenilen bir yer değil; aynı zamanda toplumsal değerlerin aktarıldığı en önemli kurumlardan biridir.

Sonuç olarak, Ziya Selçuk döneminde ortaya konan vizyonun bugün yeniden hatırlanması tesadüf değil. Bu vizyon, eğitimdeki yapısal sorunlara işaret eden ve çözüm için önemli ipuçları sunan bir çerçeveydi. Belki de bugün yapılması gereken, yeni tartışmalar üretmekten çok, o dönemde dile getirilen uyarıları ciddiyetle ele almak.

Çünkü bazen en basit görünen cümleler, en derin sorunları işaret eder. “Bırakın öğretmenler işini yapsın” ifadesi de tam olarak böyle bir cümle. Bu çağrıyı duymadan, eğitimde yaşanan krizi anlamak ve çözmek mümkün görünmüyor.

Eğitim