20 gündür butlandayız
Tam yirmi gün oldu.
Verilen mutlak butlan kararı yalnızca bir partinin kurultayını tartışmalı hâle getirmedi. Aynı zamanda Türkiye'nin siyasi gündemini de daralttı. O günden bu yana ekranlarda, köşe yazılarında, sosyal medyada ve siyasi kulislerde dönüp dolaşıp aynı konu konuşuluyor. Mahkeme kararının siyasi sonuçları, parti yönetiminin geleceği, kurultayın ne zaman ve nasıl yapılacağı, delegelerin tutumu ve olası yeni gelişmeler...
Türkiye'nin ana muhalefet partisinde yaşanan böylesine önemli bir gelişmenin gündemi belirlemesi elbette şaşırtıcı değil. Ancak bugün gelinen noktada başka bir soruyu da sormak gerekiyor:
Türkiye neden yirmi gündür neredeyse sadece bunu konuşuyor?
Burada yanlış anlaşılmaması gereken bir nokta var. Kimsenin "Bunları bırakın, başka şeyler konuşun" deme lüksü yok. Çünkü bir partinin yönetiminin nasıl belirlendiği, kurultayların meşruiyeti ve yargı kararlarının siyasete etkisi demokratik düzen açısından son derece önemli meselelerdir. Dahası, siyasetin bu süreçleri yönetebilme kapasitesi ile kendisini ne kadar güvende hissedebildiği arasındaki ilişki de ayrıca tartışılmaya değerdir. Ancak tam da bu nedenle, böylesine önemli bir başlığın ülkenin diğer bütün sorunlarını görünmez kılan bir kara deliğe dönüşmesi de sağlıklı değildir.
Çünkü hayat, siyasi krizlerin çözülmesini beklemiyor.
Bu yirmi gün boyunca market fiyatları yerinde saymadı. Kiralar düşmedi. Emeklilerin geçim sıkıntısı ortadan kalkmadı. Gençlerin iş ve gelecek kaygısı hafiflemedi. Tarımın yapısal sorunları çözülmedi. Eğitim sistemine ilişkin tartışmalar sona ermedi. Deprem gerçeği ortadan kaybolmadı. Vatandaşın gündemi bütün ağırlığıyla olduğu yerde durmaya devam etti.
Fakat kamuoyunun dikkatinin önemli bir kısmı başka bir yöne çevrilmiş durumda.
Aslında bu durum yalnızca bir partiye ilişkin değildir. Muhalefetin genel olarak nasıl bir siyaset üreteceğine ilişkin daha büyük bir soruyu da beraberinde getiriyor. Çünkü muhalefetin temel görevi yalnızca kendi iç meselelerini çözmek değildir. Aynı zamanda iktidarı denetlemek, toplumun sorunlarını görünür kılmak ve ülkeye alternatif bir yol haritası sunmaktır.
Bugün ortaya çıkan tablo ise ister istemez şu sorunun sorulmasına neden oluyor: Muhalefet, kendi iç krizlerini yönetirken aynı anda ülkenin sorunlarını da konuşabilecek kapasiteyi gösterebiliyor mu?
Siyasi partiler zaman zaman kriz yaşarlar. Liderlik mücadeleleri olur, kurultaylar tartışılır, hukuki süreçler devreye girer. Bunlar demokrasilerin yabancı olduğu durumlar değildir. Ancak siyasi olgunluk biraz da bu süreçlerin partinin bütün enerjisini tüketmesine izin vermemekle ölçülür.
Tam da bu noktada son yirmi günün en dikkat çekici sonucu ortaya çıkıyor. Türkiye'nin gündemini belirleme iddiasındaki muhalefet, giderek kendi gündeminin esiri hâline geliyor.
Oysa iktidar ve muhalefet arasındaki mücadelede gündemi belirleyebilmek başlı başına bir siyasi güç unsurudur. Gündemi siz belirleyemiyorsanız, gündemin sizi belirlemesine engel olamazsınız. Son haftalarda yaşananlar biraz da bunu gösteriyor.
Kurultay tartışmaları devam edecek. Hukuki süreçlerin etkileri konuşulacak. Yeni açıklamalar yapılacak. Muhtemelen yeni polemikler de yaşanacak. Bunların hiçbirinin önemsiz olduğu söylenemez. Ancak bütün bu tartışmalar sürerken toplumun geri kalanının hayatı da devam ediyor.
Belki de bugün ihtiyaç duyulan şey, bir tarafın diğerine üstünlük sağlamasından çok daha farklı bir beceridir. İhtiyaç duyulan şey, aynı anda birden fazla meseleyi konuşabilen bir siyasal kapasitedir.
Çünkü vatandaş açısından bakıldığında mesele oldukça basittir. İnsanlar siyasi partilerin iç işleyişleriyle ilgilenebilirler, hatta bunun sağlıklı işlemesini de önemseyebilirler. Ancak günün sonunda seçmenin hayatını belirleyen şey, markette ödediği fiyat, aldığı maaş, çocuğunun eğitimi, yaşadığı şehrin güvenliği ve geleceğe dair duyduğu güvendir.
Siyaset bu başlıklarla bağını zayıflattığı ölçüde kendi tartışmalarının içine hapsolur.
Belki de bugün asıl mesele, belirli bir hukuki kararın ya da belirli bir kurultayın nasıl sonuçlanacağından daha büyük bir yerde duruyor. Asıl mesele, Türkiye'de muhalefetin yeniden toplumun gündemini konuşan, toplumun sorunlarını merkeze alan ve kendi iç tartışmalarını ülke meselelerinin önüne geçirmeyen bir siyasi dil üretip üretemeyeceğidir.
Bunu başaracak anlayışın hangi isimle ortaya çıkacağı, hangi kadrolar tarafından temsil edileceği veya hangi siyasi çizgiden besleneceği ikinci planda kalabilir. Çünkü toplumların belli dönemlerde aradığı şey kişilerden çok kapasitedir. Krizlerin içine sıkışmak yerine krizlerin ötesini görebilen bir kapasite.
Son yirmi günün ortaya çıkardığı en önemli soru da budur.
Türkiye'nin ana muhalefeti, kendi içinde yaşadığı bu büyük sarsıntıyı aşarken aynı zamanda ülkenin gerçek gündemine yeniden dönebilecek mi? Daha da önemlisi, toplumun karşısına yalnızca kendi sorunlarını değil, ülkenin sorunlarını konuşan bir siyasi perspektifle çıkabilecek mi?
Önümüzdeki haftalarda yaşanacak gelişmelerden bağımsız olarak, cevap bekleyen esas soru budur. Ve belki de Türkiye siyasetinin yakın geleceğini belirleyecek olan da bu soruya verilecek cevaptır