Yaşamak mı, yaşadığını göstermek mi? Nispet çağında iç huzuru bulmak
Hiç fırtınalı bir günde denize baktınız mı? Suyun yüzeyi hırçındır, dalgalar birbirini döver, köpükler havada uçuşur. Ama biraz derine, metrelerce aşağıya indiğinizde bambaşka bir dünya vardır: Muazzam bir sessizlik, ağır bir sükûnet ve kendi ritminde akan bir hayat.
İnsan ruhu da tıpkı o deniz gibidir. Dışarıdan bakıldığında gündelik koşturmacalar, telaşlar, anlık öfkeler ve dipleri görünmeyen heveslerle doludur. Oysa derine indiğimizde, altında yatan tek bir ortak arayışımız vardır: Anlaşılmak ve kabul görmek.
Peki, hepimiz aynı şeyi arıyorken neden bu kadar farklı kıyılara vuruyoruz?
ŞEFFAF ZIRHLAR VE İÇİMİZE ATTIKLARIMIZ
Görünmez bir zırh giyerek geziyoruz sokaklarda. "Nasılsın?" sorusuna verilmiş otomatik bir "İyiyim, uğraşıyoruz işte" cevabı, modern insanın en büyük savunma mekanizmasıdır. Gerçekte içimizde hangi fırtınaların koptuğunu, hangi hayal kırıklıklarının hesabını tuttuğumuzu kimse bilsin istemeyiz.
Çünkü zayıf görünmekten korkarız. İnsanlara kırılgan taraflarımızı gösterirsek, oradan darbe alacağımıza inandırıldık.
Oysa zırhlar sadece dışarıdan gelecek darbeleri engellemez; içeriye sevginin, şefkatin ve gerçek samimiyetin girmesine de engel olur. Zamanla o ağır metal zırhın içinde kendi kendimizin mahkûmu haline geliriz. Şeffaf ama geçirgen olmayan o duvarların arkasından dünyayı izler, sonra da "Kimse beni anlamıyor" diye hayıflanırız.
YANILSAMALAR VE "NİSPET" ÇAĞI
Bizden önceki kuşaklar eksiklerini saklardı; biz ise olmayan fazlalıklarımızı sergiliyoruz. Sahip olmadığımız bir huzuru, yaşamadığımız bir başarıyı ya da hissetmediğimiz bir mutluluğu başkalarına kabul ettirme çabası insanı içten içe kemiren bir yorgunluktur.
Bir başkasına "Bak ben ne kadar mutluyum"u kanıtlamaya çalışırken, o anın gerçek tadını kaçırıyoruz. Bir manzaranın karşısında durup onun büyüsüne kapılmak yerine, o manzarayı nasıl çerçeveleyeceğimizin derdine düşüyoruz. Yaşamı "yaşamak" ile "yaşadığını göstermek" arasındaki o ince çizgi silindikçe, elimizde kalan şey koca bir kurgudan ibaret oluyor.
Başka insanların hayatlarına dışarıdan bakıp kendi iç dünyamızla kıyaslamak, ruhumuza yapabileceğimiz en büyük haksızlıktır. Çünkü biz başkalarının en iyi anlarını görürüz; kendi içimizin ise en karanlık odalarını biliriz.
YAŞAMAK DEDİKLERİ: SADELEŞMENİN HAFİFLİĞİ
Hayatı karmaşıklaştıran şey olaylar değil, bizim o olaylara yüklediğimiz aşırı anlamlar ve karşılıksız beklentilerdir. Mutluluğu hep bir "sonraki aşama"ya erteleme huyumuzdan vazgeçmediğimiz sürece, vardığımız hiçbir durak bizi tatmin etmeyecektir.
• Şu okul bir bitsin...
• Şu işe bir gireyim...
• Şu borçlar bir kapansın...
• Şu ev hallolsun...
Oysa hayat, o beklediğimiz büyük olayların arasındaki boşluklarda akıp giden sıradan günlerin kendisidir. Bir salı öğleden sonrasının, bir pazar sabahının, sıradan bir akşam yürüyüşünün içinde saklıdır yaşamak.
Belki de yapılması gereken tek şey yükleri hafifletmektir. Bizi aşağı çeken insani kibirleri, sürekli haklı çıkma arzularını ve başkalarının ne diyeceğine dair duyduğumuz o anlamsız kaygıları bir kenara bırakmak...
Çünkü yol uzun gibi görünse de aslında çok kısa. Ve bu yolculukta yanımıza alabileceğimiz en değerli şey ne biriktirdiğimiz mallar ne de kazandığımız zaferler; sadece arkamızda bıraktığımız temiz bir iz ve içtenlikle dokunabildiğimiz birkaç insan yüreğidir.