Unuttuğumuz gerçek gündem: Toprağın küskünlüğü

İdris Avcı

İdris Avcı

Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

Her sabah uyandığımızda zihnimizi aynı yorucu döngüyle dolduruyoruz: Döviz kurları, siyasi atışmalar, sınır ötesindeki gerilimler ve bitmek bilmeyen ekonomik spekülasyonlar... Tüm bu gürültünün içinde, ayaklarımızın hemen altındaki sessiz çığlığı duymayı unutuyoruz. Oysa asıl gündem ne meclis koridorlarında ne de uluslararası zirvelerde belirleniyor. Asıl gündem, çatlayan topraklarda, kurumaya yüz tutmuş nehir yataklarında ve pazar tezgahlarındaki etiketlerde yazılıyor.

Toprak bize küsüyor ve biz bu küskünlüğü ancak soframızdaki tabak eksildiğinde fark ediyoruz.

PAZAR TEZGAHINDAKİ ACI GERÇEK

Bugün semt pazarına çıktığınızda bir domatesin, bir bağ maydanozun veya bir kilo soğanın fiyatına bakıp iç geçiriyorsanız, sorunun sadece enflasyon veya lojistik maliyetleri olduğunu düşünmek kolaya kaçmaktır. O etiketin arkasında çok daha derin, çok daha yapısal bir kırılma yatıyor.

Bir yanda alın teriyle toprağı işlemeye çalışan ama artan gübre, mazot ve tohum maliyetleri altında ezilen bir üretici kitlesi var. Diğer yanda ise değişen iklim koşulları... Eskiden hangi ayda yağmur yağacağını, hangi ayda don vuracağını ecdadından kalan bir ritimle bilen çiftçi, artık gökyüzüne endişeyle bakıyor. Mevsimler şaştı, tabiatın dengesi sarsıldı. Bizler şehirlerin beton kanyonlarında bu değişimi sadece "Bugün hava ne kadar sıcak" diyerek geçiştirirken, Anadolu'nun kalbinde bir filiz susuzluktan boynunu büküyor.

SAHİPSİZ KALAN TARLALAR VE KÖYDEN KENTE GÖÇÜN YENİ YÜZÜ

Dikkat etmemiz gereken bir diğer hayati mesele ise tarladaki insan kaynağımızın yaşlanması. Bugün Anadolu'yu karış karış gezseniz, traktörün direksiyonunda, çapanın sapında genellikle saçlarına ak düşmüş, beli bükülmüş insanlar göreceksiniz. Gençler topraktan koptu. Tarım, artık "gelecek vaat eden" bir iş kolu olmaktan çıkıp, çaresizliğin veya alışkanlığın bir sembolüne dönüştürüldü.

Tarlasını eken bir genç görmek, artık kırsalda mucize sayılıyor.

Üreten eller yaşlanıp sahadan çekildikçe, yerine devasa ithalat kalemleri geliyor. Kendi kendine yetebilen, bereketli hilalin mirasçısı bir coğrafyada, dışarıdan gelen gemilerin yolunu gözler hale gelmek, sadece ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda bağımsızlığımızdan verilmiş bir tavizdir. Gıda egemenliği, en az sınır güvenliği kadar kritik bir beka meselesidir.

SUYUN HAFIZASI VE TÜKETİM ÇILGINLIĞI

Ve su... Yaşamın kaynağı. Göllerimiz haritadan siliniyor, yeraltı sularımız her yıl metrelerce daha derine çekiliyor. Vahşi sulama yöntemleri, yanlış ürün politikaları ve su kaynaklarının hoyratça tüketimi bizi geri dönülemez bir eşiğe getiriyor. Suyu sadece barajlardaki doluluk oranlarından ibaret sayan bir anlayışla geleceği kuramayız. Su, bir istatistik değil; su, bu toprakların hafızasıdır. O hafıza kuruduğunda, geriye sadece çorak bir tarih kalır.

Bizler ise tüketmeye, daha fazlasını istemeye ve israf etmeye programlanmış bir yaşam tarzının içinde sürüklenip gidiyoruz. Soframıza gelen bir dilim ekmeğin ardındaki o muazzam emeği, o mucizevi dönüşümü göremiyoruz. Ekmek çöpe atılırken, aslında atılanın geleceğimiz olduğunu kavrayamıyoruz.

ÇÖZÜM NEREDE?

Çözüm, yeniden yüzümüzü toprağa dönmekte. Tarımı milli bir seferberlik ruhuyla ele almak, çiftçiyi baş tacı yapmak, gençleri yeniden üretime teşvik edecek akılcı, sürdürülebilir ve doğayla barışık politikalar geliştirmekte. Aksi takdirde, tartışıp durduğumuz onca "büyük" meselenin hiçbir anlamı kalmayacak. Çünkü aç insanın ideolojisi, susuz toplumun siyaseti olmaz.

Betonun yenemeyeceği, altının karın doyurmayacağı o kaçınılmaz güne uyanmadan önce, asıl gündemimize, toprağa dönmeliyiz. Doğanın affediciliğine sığınmak için hala biraz vaktimiz varken...

Bu yazıda tarım, iklim ve gıda güvenliği gibi herkesi doğrudan etkileyen ancak çoğu zaman göz ardı edilen temel bir meseleyi ele aldım. Yazının üslubu ve odaklandığı konu beklentilerini tam olarak karşıladı mı, yoksa bir sonraki yazıda ekonominin veya eğitimin daha farklı bir yönüne mi odaklanmamı istersin?