Tek tıkla tüketilen duygular: Aşkı nerede kaybettik?

İdris Avcı

İdris Avcı

Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

Her şeyin baş döndürücü bir hızla aktığı, her nesnenin bir sonrakinin yerini alması için tasarlandığı bir çağda yaşıyoruz. Sabah aldığımız bir teknolojik alet akşam demode kalıyor, vitrinler her an yenileniyor, sokaklar sürekli değişiyor. Ancak bu amansız "hızlı tüketim" furyası, sadece vitrinlerdeki eşyaları ya da altımızdaki arabaları eskitmekle kalmadı; insanlığın en eski, en korunaklı sığınağı olan o saf duyguyu da kendi girdabına çekti. Sahi, her şeye bu kadar kolay ulaşabildiğimiz bir dünyada, neden gerçek sevgiyi bulmak her geçen gün daha da zorlaşıyor?

Dün akşam, işlek bir caddede yürürken kafelerden birinin camından içeriye gözüm ilişti. Karşılıklı oturan genç bir çift vardı. Masada sıcak kahveler tütüyordu, ortam bir köşe yazısına ilham verecek kadar romantikti. Fakat aralarında ne bir bakışma ne de o heyecanlı fısıldaşmalardan eser vardı. İkisinin de yüzü, ellerindeki telefonların soğuk mavi ışığıyla aydınlanıyordu. Birliktelerdi ama aslında kilometrelerce uzaktaydılar. Aynı masayı paylaşıyor ama birbirlerinin ruhuna dokunmuyorlardı.

O an anladım ki, modern insanın en büyük trajedisi; yanındakini görmeden, uzaktakinin hayaliyle yaşamasıdır.

İşte bu manzara, modern zamanlarda aşkın dönüşümü dediğimiz o sancılı sürecin en çarpıcı özetidir. Eskiler aşkı bir sabır imtihanı, emek emek işlenen bir zanaat gibi görürlerdi. Bir mektubun cevabını haftalarca bekleyen, bir çift gözü saniyeler kıl payı görebilmek için soğukta saatlerce duran o neslin sadakati, yerini "beğen ve geç" sığlığına bıraktı. Artık bir insanı tanımak için onun hikayesini dinlemiyoruz; sosyal medya profilindeki fotoğraflarını yukarı kaydırıyor, birkaç saniyede onun hakkında hüküm veriyoruz. Bir sonraki seçeneğin her zaman daha cazip göründüğü bu dijital pazarda, kimse elindekinin kıymetini bilmek, kusurları onarmak ya da emek vermek istemiyor.

Buradaki asıl mesele, teknolojinin hayatımıza girmesi değil; aşkın o şifalandırıcı, insanı terbiye eden yükünden kaçma arzumuzdur. Çünkü gerçek sevgi sorumluluk ister, fedakarlık ister, en önemlisi de kendi benliğinden biraz olsun vazgeçmeyi gerektirir. Oysa modern dünya bize sürekli "önce sen" demeyi, bencilliği bir başarı gibi pazarlamayı öğretiyor.

Kendini her şeyin merkezine koyan bir insan, bir başkasının kalbinde nasıl misafir olabilir ki?

Bizler aşkı kaybetmedik; aşkı, ekranların ardındaki o illüzyonlara feda ettik. Eğer yeniden o eski, içimizi ısıtan güven hissini tatmak istiyorsak; önce ellerimizdeki o dijital prangaları bırakmalı, karşımızdakinin gözlerinin içine bakmayı hatırlamalıyız. Çünkü hayat, bir ekranı kaydırırken kaçırdığımız o derin bakışlarda, o telafisi olmayan anlarda gizlidir. Kulak vermemiz gereken şey bildirim sesleri değil, yanımızdakinin kalbidir.