Rayların üzerindeki Bozkır şiiri

İdris Avcı

İdris Avcı

Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

Gecenin en karanlık vaktinde, bozkırın ortasında bir ışık hüzmesi görürsünüz bazen. Tekdüze bir tıkırtı eşliğinde usulca kıvrılan o demir yığınları, aslında içinden geçtiği coğrafyanın nabzıdır. Cam kenarına başını yaslamış, karanlıkta sadece kendi aksini izleyen o yorgun yolcular için Anadolu tren garları, sadece birer durak değil; zamanın kısa süreliğine nefes aldığı soluklanma noktalarıdır. Ve bu uzun yolculukların en sessiz, en vakur tanıklarından biri de kırk üç ilin yollarını birbirine düğümleyen Kırıkkale’dir.

Kırıkkale garında geceleri sarı, cılız bir ışık yanar. O ışık, etraftaki sonsuz bozkır karanlığına karşı verilmiş mütevazı bir direniş gibidir.

Bir şehri şehir yapan şey, sokaklarının genişliği değil, sesleridir. Kırıkkale’nin kendine has o ağırbaşlı hüznü, şehrin üzerine çöken MKE (Makina ve Kimya Endüstrisi) fabrikalarının devasa bacalarından yükselen dumanlarla başlar. Sabaha karşı işçilerin mesai saatine yetişmesi, gardan kalkan bir yük treninin tiz ıslığıyla birbirine karışır. Bu, topraktan ve emekten yoğrulmuş, çelik kokan bir bozkır senfonisidir. Cam kenarındaki yolcu bu sesi duyduğunda, aslında tanımadığı binlerce işçinin alın teriyle, evine ekmek götüren kasketli adamların suskunluğuyla göz göze gelir.

Bazı şehirler varış noktasıdır, bazıları ise geçiş. Kırıkkale, bir omzunda Ankara’nın bürokratik ağırlığını, diğer omzunda Anadolu’nun kadim yalnızlığını taşırken, hep o geçip giden trenlere el sallar. Vagonların penceresinden dışarıya bakanlar, ufuk çizgisinde uzayıp giden o ince kıvrımlı yollara bakar. Tren yavaş gider ama o sarı otların arasındaki yalnız ağaç hep aynı yerde kalır. Tıpkı hayatımızdan bir çırpıda geçip giden yıllar gibi... Biz pencerelerden manzarayı değişiyor sanırken, aslında değişen sadece vagonların içindeki yüzlerdir.

O bozkırın ortasındaki istasyonda, peron boyunca ağır adımlarla yürüyen istasyon şefinin düdüğü ağzına götürdüğü o kısacık an, dünyanın en telaşsız saniyesidir. Orada çözülmesi gereken bir sorun, yetiştirilmesi gereken bir proje veya kurtarılması gereken bir dünya yoktur. Sadece demirin raylara sürtünürken çıkardığı o kaçınılmaz ses ve bozkırın rüzgarı vardır.

Şimdi modern zamanların yüksek hızlı dünyasında her yere vaktinden önce varabiliyoruz. Ancak o cılız sarı ışığın altında, Kırıkkale garında durup, çelik kokusuyla karışık toprağı içine çekenlerin bildiği bir sır var: Bazen en güzel yolculuk, hiçbir yere acele etmeden, sadece bozkırın sessizliğini dinlemekten ibarettir.