O defterde bir şey fark ettim…
Bazı şeyler vardır; değeri yeni alındığında değil, yıllar geçtikten sonra anlaşılır.
Geçen gün, tozlu bir çekmecenin içinde eski bir defter buldum. Sayfaları sararmış, kenarları kıvrılmış… Ama içindeki yazılar hâlâ dimdik ayakta duruyordu.
O defter, bir zamanlar büyük hayaller kuran birinin sessiz tanığıydı. Belki bir öğrenci, belki bir çırak, belki de hayata yeni atılan bir genç… Satır aralarında umut vardı, telaş vardı, biraz da korku.
Ama en çok da inanç vardı. Şimdi ise biz, o inancı kaybetmeden hızlanmaya çalışıyoruz.
Eskiden insanlar yazardı.
Düşünmek için yazardı, unutmamak için yazardı, bazen de sadece içini dökmek için…
Şimdi ise çoğu şey anlık. Yazıyoruz ama kalıcı değil.
Söylüyoruz ama iz bırakmıyor.
Her şey hızlı tüketiliyor, tıpkı duygular gibi.
O defterin her sayfası bana şunu düşündürdü:
İnsan gerçekten ne zaman iz bırakır?
Çok konuştuğunda mı, yoksa içten yazdığında mı?
Bir zamanlar bir cümlenin ağırlığı vardı. Yazılan bir söz, kolay kolay silinmezdi.
Şimdi ise silmek çok kolay. Beğenmediğimiz her şeyi yok sayabiliyoruz.
Ama hayat öyle değil. Hayat, silinmeyen izlerin toplamıdır.
Belki de bu yüzden eski defterler değerlidir.
Çünkü içlerinde kusur vardır, hata vardır, karalama vardır…
Ama hepsi gerçektir. Biz ise kusursuz görünmeye çalışırken, gerçekliğimizi kaybediyoruz.
Bugün herkes en iyi halini gösterme derdinde.
En güzel fotoğraf, en doğru cümle, en etkileyici an…
Ama kimse en gerçek halini göstermiyor.
Oysa insanı insan yapan şey, eksikleridir.
Yanlışlarıdır. Düşe kalka yürüdüğü o yoldur.
O eski defterde mükemmel cümleler yoktu.
Ama samimiyet vardı. Bugün belki daha iyi yazıyoruz, daha düzgün konuşuyoruz…
Ama o samimiyeti ne kadar taşıyabiliyoruz, işte asıl soru bu.
Hayat aslında bir defter gibi.
Her gün yeni bir sayfa açılıyor.
Kimi gün düzgün yazıyoruz, kimi gün karalıyoruz.
Ama önemli olan sayfanın nasıl göründüğü değil, ne anlattığıdır.
Şimdi dönüp kendimize bakmamız gerekiyor:
Biz gerçekten yazıyor muyuz, yoksa sadece dolduruyor muyuz?
Çünkü bazı hayatlar vardır; çok düzgün görünür ama hiçbir şey anlatmaz.
Ve bazıları vardır; dağınıktır, eksiktir ama her satırı gerçektir.
Belki de mesele, kusursuz bir hikâye yazmak değil…
Gerçek bir hikâye bırakabilmektir.