Modern çağın hastalığı: Her şeye yetişirken hayatı nasıl kaçırıyoruz?

İdris Avcı

İdris Avcı

Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

Sabah alarm çalıyor. Gözümüzü açar açmaz telefona bakıyoruz.

Kaç mesaj geldi? Kim ne paylaşmış? Dünyada ne olmuş? Ekonomi ne durumda?

Kim ne söylemiş? Hangi haber gündeme düşmüş?

Daha yataktan kalkmadan dünyanın bütün yükünü omuzlarımıza alıyoruz. Sonra aceleyle hazırlanıyoruz. İşe gidiyoruz. Okula gidiyoruz. Trafiğe giriyoruz.

Toplantılara yetişiyoruz. Telefonlara cevap veriyoruz. Bir yerlere geç kalmamak için koşturuyoruz.

Akşam eve geldiğimizde ise bedenimiz evdedir ama zihnimiz hâlâ dışarıdadır.

Ve günün sonunda kendimize şu soruyu sormaya bile fırsat bulamıyoruz:

“Ben bugün gerçekten yaşadım mı, yoksa sadece yetişmeye mi çalıştım?”

Belki de çağımızın en büyük problemi tam olarak bu.

Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor.

Ama kimse nereye gittiğini sormuyor.

Hayat hızlandı, insan yavaşladı.

Teknoloji bize zaman kazandıracaktı.

Mesajlarımız saniyeler içinde gidecekti.

Bankaya gitmeden işlem yapacaktık.

Alışveriş için mağaza mağaza dolaşmayacaktık.

Bir bilgiye ulaşmak için kütüphanede saatler geçirmeyecektik.

Bunların hepsi oldu.

Ama tuhaf bir şey daha oldu.

Zaman kazandıkça daha fazla şey yapmaya başladık.

Eskiden bir insanın yapamadığı şeyleri bugün birkaç dakikada yapıyoruz.

Fakat buna rağmen hiç vaktimiz yok.

Çünkü kazandığımız her dakikayı başka bir işle doldurduk.

Boşluk bırakmadık.

Sessizlik bırakmadık.

Dinlenmeye yer bırakmadık.

Hatta düşünmeye bile zaman ayırmadık.

Bugün insanın en büyük lükslerinden biri belki de hiçbir şey yapmadan oturabilmek.

Sadece oturmak.

Telefon olmadan.

Bildirim olmadan.

Müzik olmadan.

Televizyon olmadan.

Ve kendi düşüncelerimizle baş başa kalabilmek.

Ama bundan bile korkar hale geldik.

Çünkü sessizlikte kendimizle karşılaşıyoruz

Belki de telefonlarımızı elimizden bırakamamamızın nedeni teknoloji bağımlılığından daha derin.

Sessizlikten korkuyoruz.

Çünkü sessizlikte kendimize sorular sormaya başlıyoruz.

“Mutlu muyum?”

“Doğru yerde miyim?”

“Gerçekten sevdiğim bir hayat mı yaşıyorum?”

“Bunca yıl ne için çalıştım?”

“Yanımda duran insanlar gerçekten benim insanım mı?”

“Ben en son ne zaman gerçekten güldüm?”

Bu sorular kolay sorular değil.

O yüzden çoğu insan cevap vermek yerine tekrar telefona bakıyor.

Bir video açıyor.

Bir haber okuyor.

Bir paylaşım yapıyor.

Bir tartışmaya giriyor.

Çünkü insan bazen kendisinden kaçmak için kalabalığa sığınıyor.

Sosyal medya bize hayatı değil, hayatın vitrini gösteriyor

Bir başkasının fotoğrafına bakıyoruz.

Tatilde.

Gülüyor.

Yeni araba almış.

Evlenmiş.

Çocuğu olmuş.

İş kurmuş.

Başarılı olmuş.

Sanki herkes hayatını mükemmel yaşıyor.

Bir tek biz geride kalmışız gibi hissediyoruz.

Oysa unuttuğumuz bir şey var:

İnsanlar hayatlarının tamamını değil, göstermek istedikleri kısmını paylaşıyor.

Kimse sabaha kadar ağladığı geceyi paylaşmıyor.

Kimse kredi borcunu fotoğraflamıyor.

Kimse ailesiyle yaşadığı tartışmayı hikâyesine koymuyor.

Kimse başarısız olduğu günün videosunu çekip yayınlamıyor.

Kimse “Bugün kendimi yetersiz hissettim” diye güzel bir fotoğrafın altına yazmıyor.

Biz ise başkasının vitriniyle kendi hayatımızın mutfağını karşılaştırıyoruz.

Sonra da kendimizi başarısız sanıyoruz.

Belki de biraz durup şunu hatırlamamız gerekiyor:

Herkesin görünmeyen bir mücadelesi var.

İnsanlar artık birbirini dinlemiyor

Eskiden bir insanın evine misafir gittiğinizde saatlerce konuşurdunuz.

Telefonlar masanın üzerinde değildi.

Sohbetin ortasında biri ekranına bakmıyordu.

Çünkü karşınızdaki insan, o an dünyanın en önemli insanıydı.

Şimdi ise aynı masada oturan dört kişi, dört ayrı ekrana bakabiliyor.

Yanımızdaki insanın yüzünü değil, uzaktaki insanların hayatını izliyoruz.

Yanımızdaki kişinin cümlesini tamamlamasını beklemiyoruz.

Cevap vermek için dinliyoruz.

Anlamak için değil.

Bir tartışmada karşı tarafın ne söylediğini anlamaya çalışmıyoruz.

Kendi cevabımızı hazırlıyoruz.

Çünkü artık iletişim kurmaktan çok haklı çıkmaya çalışıyoruz.

Oysa insanın en büyük ihtiyacı anlaşılmak

Bazen bir insanın çözüm istediği yoktur.

Sadece dinlenmek ister.

“Ben buradayım” denmesini ister.

“Geçer” denmesini değil.

“Senin yanındayım” denmesini ister.

Bazen insanın ihtiyacı akıl vermek değil, omzuna dokunulmasıdır.

Ama biz her şeyi çözmeye çalışıyoruz.

Bir arkadaşımız derdini anlatıyor.

Hemen tavsiye veriyoruz.

Bir yakınımız hata yapıyor.

Hemen eleştiriyoruz.

Bir çocuk üzülüyor.

“Bunda üzülecek ne var?” diyoruz.

Bir insan başarısız oluyor.

“Ben sana demiştim” diyoruz.

Belki de bazen hiçbir şey söylememek gerekiyor.

Sadece yanında durmak.

En büyük zenginlik, kaybettiğimiz şey olabilir

Bugün herkes daha çok para kazanmak istiyor.

Daha büyük ev.

Daha iyi araba.

Daha yüksek maaş.

Daha iyi telefon.

Daha güzel tatil.

Daha prestijli bir hayat…

Bunların hiçbirinde yanlış yok.

İnsan daha iyi yaşamak ister.

Ama bir noktada şu soruyu sormak gerekiyor:

Bütün bunları elde ederken neyi kaybediyoruz?

Ailemize ayırdığımız zamanı mı?

Çocuklarımızın büyüdüğünü fark etmeyi mi?

Arkadaşlarımızla yaptığımız uzun sohbetleri mi?

Sabah kahvesini acele etmeden içmeyi mi?

Bir kitabı baştan sona okumayı mı?

Sokakta yürürken gökyüzüne bakmayı mı?

Belki de bazı şeyleri kazanırken hayatın kendisini kaybediyoruz.

Çocuklarımız büyüyor ve biz fark etmiyoruz

Bir çocuğun büyümesini düşünün.

Dün konuşamıyordu.

Bugün cümle kuruyor.

Dün elinizden tutuyordu.

Bugün tek başına yürümek istiyor.

Dün size oyuncaklarını gösteriyordu.

Bugün odasına kapanıp kendi dünyasını kuruyor.

Ve bir gün fark ediyorsunuz:

Çocuk büyümüş.

Ama siz onun büyümesini telefon ekranından izlemişsiniz.

İşten yorgun gelmişsiniz.

“Sonra oynarız” demişsiniz.

“Şimdi işim var” demişsiniz.

“Birazdan” demişsiniz.

O “birazdanlar” yıllara dönüşmüş.

İşte hayatın en acı tarafı burada.

Bazı anların telafisi yok.

Para kaybedilir.

Yeniden kazanılır.

Ev değişir.

Araba değişir.

İş değişir.

Şehir değişir.

Ama çocuğunuzun 5 yaşındaki halini geri getiremezsiniz.

Annenizin gençliğini geri getiremezsiniz.

Babanızın sesini sonsuza kadar saklayamazsınız.

Bazı insanlar hayatımızdan çıktığında, geriye yalnızca “Keşke biraz daha zaman ayırsaydım” cümlesi kalır.

Belki de hayatın gerçek lüksü zamandır

Biz zenginliği yanlış yerde arıyor olabiliriz.

Zenginlik bazen banka hesabındaki rakam değildir.

Zenginlik; ailenle aynı masada uzun uzun oturabilmektir.

Bir arkadaşını arayıp “Nasılsın?” diyebilmektir.

Bir pazar sabahı acele etmeden kahvaltı yapabilmektir.

Telefonu kapatıp çocuğunla oyun oynayabilmektir.

Sevdiğin insanın yüzüne bakarak konuşabilmektir.

Ve gece yatağa girdiğinde, “Bugün elimden geleni yaptım” diyebilmektir.

Çünkü para ile satın alınabilen çok şey var.

Ama zaman satın alınamıyor.

Bir gün herkes anlayacak

Bir gün telefonumuzun şarjı değil, hayatımızın şarjı bitecek.

Bir gün iş yerindeki masamızda başka biri oturacak.

Bir gün kullandığımız araba başkasının olacak.

Bir gün evimizin anahtarı başka birinin cebine girecek.

Bir gün sosyal medyada paylaştığımız fotoğrafların hiçbir önemi kalmayacak.

Ve geriye sadece insanların hafızasında bıraktığımız iz kalacak.

Nasıl bir insandık?

İnsanlara nasıl davrandık?

Sevdiklerimize zaman ayırdık mı?

Birinin hayatına iyi bir şey kattık mı?

Bir çocuğun yüzünü güldürdük mü?

Bir arkadaşımızın zor gününde yanında olduk mu?

Bunlar kalacak.

Diğerlerinin çoğu unutulacak.

O halde bugün ne yapmalıyız?

Belki çok büyük kararlar almaya gerek yok.

Bugün bir telefon görüşmesi yapabiliriz.

Uzun zamandır aramadığımız birini arayabiliriz.

Ailemizin yanına oturabiliriz.

Çocuğumuzla yarım saat gerçekten ilgilenebiliriz.

Telefonu bir kenara bırakabiliriz.

Bir arkadaşımızın derdini çözmeye çalışmadan dinleyebiliriz.

Bir yabancıya gülümseyebiliriz.

Kırdığımız birinden özür dileyebiliriz.

Ve kendimize biraz zaman ayırabiliriz.

Çünkü hayat, büyük olayların toplamından oluşmuyor.

Hayat küçük anların birikimidir.

Bir kahkaha.

Bir sarılma.

Bir fincan çay.

Bir telefon konuşması.

Bir akşam yürüyüşü.

Bir çocuğun “Baba” veya “Anne” diye seslenmesi.

Bir dostun omzumuza dokunması.

Bazen bütün hayat, bu küçük anların içinde saklıdır.

Sonunda hepimiz aynı yere varacağız

Hepimiz bir gün bu telaşın dışında kalacağız.

Koşturmayacağız.

Yetişmeye çalışmayacağız.

Telefon çalmayacak.

Mesaj gelmeyecek.

Toplantı olmayacak.

Trafik olmayacak.

Faturalar olmayacak.

Sadece geriye yaşadığımız hayat kalacak.

İşte o gün kendimize şu soruyu sormamız mümkün:

“Ben gerçekten yaşadım mı?”

Umarım cevabımız “Evet” olur.

Çünkü hayat bize bir kez veriliyor.

Tekrarı yok.

Dün geri gelmiyor.

Yarın ise henüz gelmedi.

Elimizde yalnızca bugün var.

Belki de bu yüzden bugün biraz daha yavaşlamalıyız.

Biraz daha az koşmalı.

Biraz daha fazla bakmalıyız.

Biraz daha fazla dinlemeliyiz.

Biraz daha fazla sevmeliyiz.

Çünkü hayatın en büyük yanılgısı şu:

Yaşamak için zamanımız olduğunu sanıyoruz.

Oysa zaman, biz yaşarken geçiyor.

Ve belki de bir gün dönüp baktığımızda en çok pişman olacağımız şey, yanlış yaptıklarımız değil…

Yapmaya zaman bulamadığımızı sandığımız ama aslında zaman ayırmadığımız şeyler olacak.

O yüzden bugün…

Telefonu biraz kenara bırakın.

Sevdiğiniz bir insanın yanına oturun.

Onun yüzüne bakın.

Ve sadece şunu söyleyin:

“İyi ki varsın.”

Çünkü bazı cümleler basittir.

Ama bazı basit cümleler, bir insanın bütün hayatını değiştirebilir.