Kızılırmak’ın sessizliği ve Kırıkkale’nin unuttuğu su

İdris Avcı

İdris Avcı

Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

Kızılırmak kıyısında durduğunuzda ilk fark ettiğiniz şey suyun sesi değil, sessizliğidir. Türkiye’nin en uzun nehri olmasına rağmen, bazı noktalarında neredeyse fısıltı gibi akar. Kırıkkale çevresinde de bu sessizlik, sadece doğanın değil, insanın da bıraktığı bir iz gibi hissedilir.

Bir zamanlar bu suyun çevresi daha canlıydı. Köylüler hayvanlarını sulamaya getirir, çocuklar yaz sıcağında serinlemek için kıyıya koşardı. Şimdi ise kıyılar daha boş, daha mesafeli. Su var ama etrafındaki hayat eski ritminde değil. Bu değişim, sadece iklimin değil, yaşam alışkanlıklarının da değiştiğini gösteriyor.

Şehrin büyümesiyle birlikte suya bakış da değişti. Artık Kızılırmak, günlük hayatın bir parçası olmaktan çok, uzaktan görülen bir manzara hâline geldi. Oysa suyun geçtiği yerler, bir şehrin hafızasını en iyi tutan alanlardır. Çünkü suyun aktığı yerde insanlar da iz bırakır.

Son yıllarda en çok konuşulan konulardan biri de çevresel dengesizlik. Su seviyesindeki değişimler, tarımın etkilenmesi ve doğal alanların daralması, sadece doğa için değil, şehirde yaşayan insanlar için de önemli sonuçlar doğuruyor. Ama çoğu zaman bu sorunlar, gündelik hayatın gürültüsü içinde geri planda kalıyor.

Kırıkkale’de yaşam, büyük şehirler kadar hızlı değil. Ama bu yavaşlık bazen bir avantaj, bazen de bir ihmal alanı yaratıyor. Doğayla olan ilişki de tam burada şekilleniyor: Ya korunuyor ya da fark edilmeden zayıflıyor.

Kızılırmak’ın kıyısında duran bir insan, aslında sadece suya değil, zamana da bakar. Akış, sadece nehirde değil, şehirde de vardır. Ve bu akışın yönü, insanların ona nasıl baktığıyla değişir.

Belki de en önemli mesele, bu suyu tekrar hatırlamak; onu sadece haritada bir çizgi olarak değil, yaşamın bir parçası olarak görmektir. Çünkü bir şehir, suyunu unuttuğunda sadece doğasını değil, kendini de eksiltir.