Flu karelerde saklı hayat: Mükemmelliğin ötesinde yaşamak
Geçenlerde eski bir fotoğrafçının dükkânında, deklanşöre yanlışlıkla basılmış onlarca flu fotoğrafın sergilendiği küçük bir köşe gördüm. Net bir yüz yok, manzara belirsiz; sadece hızla akıp giden bir ışık hüzmesi ve ne olduğu anlaşılmayan bir gölge...
Fotoğrafçıya neden bunları sakladığını sorduğumda, "İnsanlar sadece gülümsedikleri anları biriktirir ama asıl hayat bu karelerin arasındaki o görünmez boşluklarda yaşanır" dedi.
Bu cümle, bir insanın mantık süzgecinden geçemeyecek kadar şiirsel ama bir insanın ruhunu etkileyecek kadar gerçekti.
Bizler, hayatımızı birer "en iyiler" albümüne dönüştürmeye çalışırken aslında en çok kendimizi siliyoruz. Bir akşam yemeğinin lezzetinden çok masanın nasıl göründüğüne, bir yolculuğun heyecanından çok varılacak yerin ihtişamına odaklanıyoruz.
Modern dünyanın bize sunduğu en büyük yalan, her şeyin bir "neden-sonuç" ilişkisi içinde olması gerektiğidir.
Eğer bir kitap okuyorsak bize bir şey öğretmeli, bir yere gidiyorsak bize bir deneyim katmalı, biriyle tanışıyorsak bir amaca hizmet etmeli...
Bu işlevsellik sarmalı, ruhu bir fabrikanın montaj hattına çeviriyor. İnsanlar en çok "anlam" ararken kayboluyorlar.
Oysa anlam, aranan bir şey değil; yaşarken arkada bırakılan bir izdir. Tıpkı o fotoğrafçının sakladığı flu kareler gibi.
İçinde bulunduğumuz bu devasa tiyatroda, hepimiz kendi kendimizin hem yönetmeni hem de en sert eleştirmeni olduk.
Sahne ışıkları kapandığında, alkışlar dindiğinde geriye kalan o sessizlikten korkuyoruz. Çünkü o sessizlikte unvanlarımız, başarılarımız ve takındığımız o sarsılmaz maskeler işe yaramıyor.
Orada sadece "kendimiz" varız. Ve bence insanlığın en büyük trajedisi de tam burada başlıyor: Kendimizle baş başa kalmayı, bir yabancıyla asansörde kalmak kadar huzursuz edici buluyoruz.
Gerçek bilgelik, sorulacak doğru soruyu bulmakta değil; hiçbir sorunun cevabı yokken bile yürümeye devam edebilmekte gizlidir.
Elinizdeki o hayali silgiyi bir kenara bırakın.
Yanlış attığınız adımları, yarım bıraktığınız işleri ve o "hiçbir şeye benzemeyen" günlerinizi hayatınızdan çıkarmayın. ,
Onlar sizin "Silinmiş Adımlar Müzeniz"in en nadide parçalarıdır.
Mükemmel bir heykel olmaya çalışmak yerine, her gün biraz daha dağılan ama dağıldıkça etrafına ışık saçan bir yıldız olmayı deneyin. Çünkü ışık sadece çatlaklardan içeri sızar ve ancak o flu fotoğraflarda hayatın gerçek rengini görebilirsiniz.