Eskiden böyle değildi diyorsanız, yalnız değilsiniz

İdris Avcı

İdris Avcı

Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

Bugün Kırıkkale'ye baktığınızda genişleyen caddeler, yeni binalar, alışveriş noktaları, üniversite çevresindeki hareketlilik ve değişen mahalle yapısıyla karşılaşıyorsunuz.

Fakat bu görüntünün arkasında başka bir Kırıkkale daha var.

Daha küçük.

Daha yavaş.

İnsanların birbirini tanıdığı, esnafın müşterisinin adını bildiği, bir haberin şehir içinde birkaç saat içerisinde herkes tarafından duyulduğu bir Kırıkkale...

Belki de bugünün en büyük kaybı bu.

Çünkü şehir büyüdükçe insanlar birbirine yaklaşmıyor.

Tam tersine, bazen birbirlerinden uzaklaşıyor.

Aynı caddede yürüyen insanların birbirini tanımadığı, aynı apartmanda yaşayanların birbirlerinin kapısını hiç çalmadığı bir şehir hayatına doğru ilerliyoruz.

Bu yalnızca Kırıkkale'nin problemi değil.

Türkiye'nin birçok şehrinde aynı değişim yaşanıyor.

Fakat küçük şehirlerde bunun etkisi daha fazla hissediliyor.

Çünkü küçük şehirlerin en önemli sermayesi nüfus değildir.

Hafızadır.

Bir dükkân kapanınca aslında ne kapanıyor?

Kırıkkale'nin eski esnafıyla konuştuğunuzda sık sık aynı cümleyi duyarsınız:

“Eskiden böyle değildi.”

Bu cümleyi yalnızca nostalji olarak görmemek gerekir.

Çünkü bir esnaf 20, 30 veya 40 yıl boyunca aynı yerde çalıştıysa, aslında o dükkân sadece ticaret yapılan bir yer değildir.

O dükkân, şehrin canlı arşividir.

Kim evlendi?

Kim askere gitti?

Kim emekli oldu?

Hangi aile taşındı?

Hangi mahalle büyüdü?

Hangi sokak eskiden daha hareketliydi?

Hangi ürün yıllar içinde pahalandı?

Hangi meslek artık neredeyse unutuldu?

Bütün bunların cevabı, çoğu zaman resmi kayıtlarda değil, esnafın hafızasında saklıdır.

Bir dükkân kapandığında sadece bir tabela kaybolmaz.

Bir şehir hafızası da sessizce kapanır.

İşte bu nedenle Kırıkkale'de eski esnafın anlattığı her hikâye aslında bir şehir belgesidir.

Peki gençler bu şehri nasıl görüyor?

Bugünün Kırıkkale'sini anlamak için yalnızca geçmişe bakmak da yeterli değil.

Çünkü şehrin geleceği gençlerin gözünde şekilleniyor.

Özellikle üniversite öğrencileri açısından Kırıkkale'nin ayrı bir hikâyesi var.

Bir tarafta daha sakin ve görece küçük şehir yaşamı...

Diğer tarafta Ankara'ya yakınlığın getirdiği hareketlilik...

Bir tarafta öğrencilerin barınma ve geçim mücadelesi...

Diğer tarafta şehirde yeni bir hayat kurma çabası...

Bugün bir öğrencinin şehirden beklentisi, 20 yıl önce bir öğrencinin beklentisiyle aynı değil.

Artık yalnızca bir ev ve okul yeterli görülmüyor.

Sosyal hayat isteniyor.

Ulaşım kolaylığı isteniyor.

Uygun fiyatlı yemek isteniyor.

Güvenli ve yaşanabilir mahalleler isteniyor.

Kültürel etkinlikler isteniyor.

Kısacası gençler artık sadece “okuyacak bir şehir” değil, “yaşayacak bir şehir” arıyor.

Bu ayrım çok önemli.

Çünkü bir şehir gençlerini yalnızca üniversite döneminde ağırlayıp mezuniyetin ardından uğurluyorsa, burada düşünülmesi gereken yalnızca gençlerin tercihi değildir.

Şehrin kendisinin gençlere ne sunduğu da sorgulanmalıdır.

Kırıkkale'nin en büyük hikâyesi belki de anlatılmayan hikâyeleri

Şehirlerde bazı hikâyeler çok konuşulur.

Bazıları ise neredeyse unutulur.

Oysa bir şehrin kimliğini yalnızca herkesin bildiği isimler oluşturmaz.

Mahalle arasında yıllarca üretim yapan bir usta...

Aynı dükkânda onlarca yıl çalışan bir esnaf...

Bir köyde geleneksel yöntemlerle üretim yapan bir aile...

Yıllardır aynı tarlada çalışan çiftçi...

Çocukluğundan beri aynı sokakta yaşayan bir vatandaş...

Bunların her biri Kırıkkale'nin başka bir yüzüdür.

Belki televizyon ekranlarına çıkmamışlardır.

Belki gazetelerin manşetlerinde yer almamışlardır.

Ama şehrin gerçek hikâyesi çoğu zaman tam da onların hayatında saklıdır.

Çünkü tarih sadece büyük insanların yaptıklarından oluşmaz.

Sıradan insanların sıradan görünen hayatları da bir şehrin tarihidir.

Bir şehri gerçekten ne yaşatır?

Yeni binalar mı?

Yeni yollar mı?

Yeni alışveriş merkezleri mi?

Yeni kafeler mi?

Elbette bunların hepsi şehrin gelişiminin bir parçasıdır.

Fakat bunların hiçbiri tek başına bir şehri yaşanabilir yapmaz.

Bir şehri yaşatan şey, insanın kendisini oraya ait hissetmesidir.

Sabah çıktığında selam vereceği birinin olmasıdır.

Mahallesindeki bakkalın onu tanımasıdır.

Çocuğunun oynadığı sokağı güvenli bulmasıdır.

Emeklinin oturabileceği bir bankın bulunmasıdır.

Gencin kendisine gelecek kurabileceğine inanmasıdır.

Esnafın yarın kepenk açmak için umut taşımasıdır.

Ve insanların yaşadıkları şehri sadece “ikamet edilen yer” olarak değil, “benim şehrim” olarak görmesidir.

Belki de Kırıkkale'nin bugün en çok ihtiyacı olan şey budur:

Aidiyet.

Eski binalar, eski sokaklar ve değişen şehir

Bir şehre baktığınızda ilk dikkatinizi çeken şeylerden biri binalardır.

Ama bir binanın eski olması ile riskli olması aynı şey değildir.

Bunu birbirinden ayırmak gerekir.

Bununla birlikte eski yapıların oluşturduğu şehir dokusu da başlı başına önemlidir.

Çünkü bazı binalar yalnızca beton ve demirden oluşmaz.

İçlerinde insanların hayatları vardır.

Bir çocuğun ilk adımları...

Bir ailenin yıllarca süren hayatı...

Bir düğün...

Bir cenaze...

Bir bayram sabahı...

Bir komşuluk...

Sonra bina yıkılır.

Yerine yeni bir yapı gelir.

Yeni bina daha modern olabilir.

Daha güvenli olabilir.

Daha kullanışlı olabilir.

Fakat eski binanın taşıdığı hikâye geri gelmez.

İşte şehirleşmenin en zor tarafı da budur.

Şehir yenilenirken hafızasını nasıl koruyacak?

Asıl soru budur.

Kırıkkale'nin sokaklarında görünmeyen bir arşiv var

Bazen bir fotoğraf her şeyi anlatır.

Bugün sıradan görünen bir cadde, 30 yıl önce bambaşka olabilir.

Bugün yoğun araç trafiğinin olduğu bir yer, yıllar önce çocukların oyun oynadığı bir alan olabilir.

Bugün yeni yapıların yükseldiği bir bölge, bir zamanlar tarlalarla çevrili olabilir.

Bu nedenle eski fotoğraflar sadece nostalji değildir.

Onlar şehir hafızasının belgeleridir.

Bir eski fotoğrafı bugünkü görüntüsüyle yan yana koyduğunuzda aslında yalnızca iki görüntüyü karşılaştırmazsınız.

Bir şehrin nasıl değiştiğini görürsünüz.

Ve bazen o iki fotoğraf arasında geçen yıllar, yüzlerce sayfalık bir şehir tarihinden daha fazlasını anlatır.

Peki Kırıkkale gelecekte nasıl hatırlanacak?

Bu sorunun cevabını bugün veremeyiz.

Ama bugünden bazı ipuçlarını görebiliriz.

Eğer şehir sadece yeni binalarla büyürse, bir gün daha büyük bir Kırıkkale ortaya çıkar.

Ama daha güçlü bir şehir ortaya çıkacağının garantisi yoktur.

Eğer ekonomik hareketlilik artar, gençler şehirde kalmak için neden bulur, esnaf ayakta kalır, mahalle kültürü korunur, kültürel miras sahiplenilir ve şehir kendi hikâyesini anlatmayı öğrenirse...

O zaman başka bir Kırıkkale ortaya çıkar.

Daha büyük olmak zorunda olmayan.

Ama daha güçlü bir şehir.

Belki de Kırıkkale'yi yeniden keşfetmenin zamanı geldi

Bunun için uzaklara gitmeye gerek yok.

Bazen bir caddeyi baştan sona yürümek yeterlidir.

Bir esnafla birkaç dakika konuşmak...

Bir yaşlı vatandaşın geçmişi anlatmasını dinlemek...

Bir öğrencinin şehir hakkındaki düşüncesini sormak...

Eski bir fotoğrafı bugünkü görüntüsüyle karşılaştırmak...

Bir köyde yıllardır sürdürülen geleneği araştırmak...

Bir ustanın elindeki mesleğin nasıl değiştiğini öğrenmek...

Bütün bunlar bize aslında aynı şeyi söyler:

Kırıkkale anlatılmayı bekleyen bir şehir.

Üstelik anlatılacak hikâyelerin hepsi büyük olaylardan çıkmıyor.

Bazıları bir dükkânın kepenginde.

Bazıları eski bir evin duvarında.

Bazıları bir pazar yerinde.

Bazıları bir kahvehane sohbetinde.

Bazıları ise yıllardır kimsenin sormadığı bir sorunun cevabında saklı.

Şehrin hafızasını kaybetmeden değişmek mümkün mü?

Bence mümkün.

Ama bunun için önce değişimin sadece bina yapmak olmadığını anlamamız gerekiyor.

Bir şehir, insanıyla birlikte değişir.

İnsan değişirse mahalle değişir.

Mahalle değişirse sokak değişir.

Sokak değişirse şehir değişir.

Fakat geçmiş tamamen silinirse, geriye yalnızca yeni yapılmış binaların yan yana durduğu bir yerleşim kalır.

Oysa şehir dediğimiz şey bundan çok daha fazlasıdır.

Şehir, dün ile yarının arasında kurulan bağdır.

Kırıkkale'nin de tam olarak bu bağa ihtiyacı var.

Dünü unutmadan yarına yürümeye...

Eskiyi kutsamadan korumaya...

Yeniyi reddetmeden sorgulamaya...

Gençleri kaybetmeden büyümeye...

Ve en önemlisi, kendi hikâyesini başkalarının anlatmasını beklemeden kendisi anlatmaya...

Çünkü bir şehir kendisini anlatmayı bıraktığında, başkalarının anlattığı kadar hatırlanır.

Kırıkkale'nin ise bundan çok daha fazlası var.

Belki de bugün yapılması gereken, şehre bir kez daha bakmak.

Ama bu kez sadece gözlerimizle değil.

Hafızamızla bakmak.

Çünkü bazen bir şehrin en büyük hikâyesi, herkesin her gün önünden geçtiği halde kimsenin dönüp bakmadığı yerde saklıdır.

Ve belki de Kırıkkale'nin asıl keşfedilmemiş tarafı tam olarak budur.