Bir gün herkes aynı yere baktı, kimse gökyüzünü görmedi
Sabahın erken saatleri.
Şehrin üzerinde gri bir gökyüzü vardı.
Yağmur yağacak gibiydi ama henüz tek damla düşmemişti.
İnsanlar işe yetişmek için kaldırımlarda hızlı hızlı yürüyordu.
Bir adam elindeki telefonu kontrol ediyordu.
Bir kadın mesaj yazıyordu.
Bir başkası kulaklıkla konuşuyordu.
Trafikte sürücüler ışığın değişmesini bekliyordu.
Kimsenin başı yukarıda değildi.
Tam o sırada gökyüzünde büyük bir kuş sürüsü belirdi.
Yüzlerce kuş aynı anda yön değiştirdi.
Bir anlığına gökyüzü hareket eden siyah bir tabloya dönüştü.
Ama neredeyse kimse fark etmedi.
Çünkü herkes başka bir yere bakıyordu.
Belki de çağımızın en büyük kayıplarından biri tam olarak bu: Gözümüz açık ama etrafımızı görmüyoruz.
Hep bir yere yetişiyoruz
Sabahları acele ediyoruz.
Öğlen acele ediyoruz.
Akşam eve dönerken acele ediyoruz.
Hafta sonu bile plan yapıyoruz.
Bir yere gidiyoruz.
Başka bir yere yetişiyoruz.
Sonra eve dönüyoruz.
Ertesi gün yeniden başlıyor.
Hayatımızın büyük bölümü “bir sonraki iş” düşüncesiyle geçiyor.
Bu yüzden bulunduğumuz anı çoğu zaman fark etmiyoruz.
Otobüs beklerken durağı görüyoruz ama çevreyi görmüyoruz.
Yürürken yolu görüyoruz ama insanları görmüyoruz.
Bir kafede otururken masayı görüyoruz ama dışarıdaki hayatı fark etmiyoruz.
Şehir bize sürekli bir şey söylüyor
Bir ağacın yaprakları…
Eski bir binanın duvarındaki izler…
Sokağın köşesinde yıllardır duran bir dükkân…
Akşam güneşinin binalara vurması…
Yağmurdan sonra kaldırımda oluşan yansımalar…
Bir sokak kedisinin aynı kapının önünde beklemesi…
Bunların hepsi aslında hayatın küçük ayrıntıları.
Ama biz büyük şeylerin peşinden koşarken küçük olanları kaçırıyoruz.
Çünkü artık her şeyin bir amacı olması gerektiğini düşünüyoruz
Yürüyorsak bir yere gitmeliyiz.
Oturuyorsak dinlenmeliyiz.
Dışarı çıktıysak bir işimiz olmalı.
Telefonu açtıysak bir şey izlemeliyiz.
Bekliyorsak zaman geçirmeliyiz.
Boş kaldıysak bundan rahatsız oluyoruz.
Sanki insanın hiçbir amacı olmadan birkaç dakika geçirmesi büyük bir kayıp.
Oysa bazen amaçsızlık da hayatın bir parçası.
Bir bankta oturan yaşlı adam
Öğleden sonra aynı kuş sürüsü bu kez bir parkın üzerinden geçti.
Parkta yaşlı bir adam bankta oturuyordu.
Telefonu yoktu.
Gazetesi de.
Yanında sadece küçük bir termos vardı.
Kuşları izledi.
Sonra yanındaki genç adama:
“Gördün mü?”
diye sordu.
Genç adam:
“Neyi?”
dedi.
Adam gökyüzünü gösterdi.
“Kuşları.”
Genç adam başını kaldırdı.
Gerçekten de yüzlerce kuş vardı.
Bir süre sessizce baktı.
Sonra:
“Her gün buradan geçiyorum.”
dedi.
“Hiç fark etmemişim.”
Yaşlı adam gülümsedi.
“İnsan bazen bir yere her gün baktığı için orayı görmez.”
Bu cümle aslında hayatın tamamını anlatıyor
Bir evde yıllarca yaşarsınız.
Ama pencereden dışarı hiç bakmazsınız.
Aynı insanla yıllarca arkadaş olursunuz.
Ama onun gerçekten ne hissettiğini hiç sormazsınız.
Aynı sokaktan yıllarca geçersiniz.
Ama sokağın hikâyesini hiç merak etmezsiniz.
Aynı şehirde yaşarsınız.
Ama şehri tanımazsınız.
Çünkü görmek için sadece göz yetmez.
Dikkat etmek gerekir.
İnsanların yüzlerini okumayı unuttuk
Toplu taşımada yüzlerce insan görüyoruz.
Ama kaçının yüzüne gerçekten baktığımızı bilmiyoruz.
Yorgun biri olabilir.
Endişeli biri olabilir.
Sevinçli biri olabilir.
Bir haber bekleyen biri olabilir.
Bir yakınına yetişmeye çalışan biri olabilir.
Bir hayatın içerisinde olabilir.
Ama bizim için çoğu zaman sadece:
“Kalabalıktaki bir insan.”
Oysa herkesin kendi hikâyesi var.
Belki de empati biraz da bakmakla başlıyor
Bir insanın yüzüne baktığınızda onun yorgun olduğunu fark edebilirsiniz.
Bir esnafın sesinden moralinin bozuk olduğunu anlayabilirsiniz.
Bir arkadaşınızın sessizliğinden bir şeylerin ters gittiğini hissedebilirsiniz.
Bunları ekranlardan öğrenemezsiniz.
Bunları algoritmalar söylemez.
Bunları ancak insanı gözlemleyerek fark edebilirsiniz.
Sürekli ekranlara bakarken gerçek hayat arka plana düşüyor
Bir fotoğraf çekiyoruz.
Ama fotoğrafı çektiğimiz anı yaşamıyoruz.
Manzaraya bakıyoruz.
Sonra hemen telefonumuzu çıkarıyoruz.
Bir yemek geliyor.
Önce fotoğrafını çekiyoruz.
Bir konser oluyor.
Sahneye bakmak yerine ekranı izliyoruz.
Tatil yapıyoruz.
Ama tatilin yarısını paylaşım hazırlayarak geçiriyoruz.
Sonra eve dönüyoruz.
Ve:
“Ne güzel geçti.”
diyoruz.
Ama acaba gerçekten ne kadarını yaşadık?
Belki de bazen kayıt altına almamak gerekiyor
Her an fotoğraflanmak zorunda değil.
Her güzel manzara paylaşılmak zorunda değil.
Her yemek gösterilmek zorunda değil.
Her mutluluk başkalarına anlatılmak zorunda değil.
Bazı anlar sadece bize ait kalabilir.
Bir gün batımını sadece izleyebiliriz.
Bir kahveyi sadece içebiliriz.
Bir sohbeti kaydetmeden yaşayabiliriz.
Bir güzel anı telefona değil, hafızamıza koyabiliriz.
Çünkü hayat tekrar oynatılabilen bir video değil
Fotoğrafını çekebilirsiniz.
Ama o anın kendisini geri getiremezsiniz.
Bir insanla geçirdiğiniz bir akşamı kaydedebilirsiniz.
Ama aynı akşamı bir daha yaşayamazsınız.
Çocukluğunuzu videolarda görebilirsiniz.
Ama o günlere geri dönemezsiniz.
Bir şehirde geçirdiğiniz yılları fotoğraflayabilirsiniz.
Ama zamanın kendisini durduramazsınız.
Bu yüzden bazı anlarda telefonu cebimize koymak gerekiyor.
Akşam olduğunda o adam hâlâ parkta oturuyordu.
Gökyüzü turuncuya dönmüştü.
Kuşlar çoktan uzaklaşmıştı.
Genç adam yanına tekrar geldi.
“Bugün ilk kez gökyüzüne bu kadar uzun baktım.”
dedi.
Yaşlı adam:
“Bir şey gördün mü?”
diye sordu.
Genç adam gülümsedi.
“Evet.”
“Ne gördün?”
Bir süre düşündü.
Sonra:
“Ne kadar çok şeyi kaçırdığımı.”
dedi.
Belki hepimizin zaman zaman yapması gereken şey bu.
Bir günlüğüne daha az konuşmak.
Daha az ekran izlemek.
Daha az acele etmek.
Ve sadece etrafımıza bakmak.
Gökyüzüne…
Sokağa…
İnsanlara…
Ağaçlara…
Şehrin sesine…
Hayatın kendisine…
Çünkü bazen hayatımızda büyük bir değişiklik olması gerekmiyor.
Sadece bakışımızı değiştirmemiz yetiyor.
Ve belki de bugün dışarı çıktığımızda gökyüzüne bir kez bakalım.
Çünkü kim bilir?
Belki tam o anda yüzlerce kuş üzerimizden geçiyordur.
Ve biz yine fark etmiyoruzdur.
Hayat bazen gözümüzün önünde yaşanıyor.
Biz ise onu görmek için sürekli başka yerlere bakıyoruz.