Ambalajlı hayatlar, nefessiz ruhlar
Kırıkkale’nin en güney ucuna, bozkırın sessizliğinin iyice koyulaştığı o tenha tepelere, Çelebi’ye doğru ilerlediğinizde rüzgârın sesi değişir. Burası, modern şehirlerin o parıltılı cam binalarının, devasa alışveriş merkezlerinin ve her köşe başını tutan ışıklı tabelaların tamamen uzağında, zamanın adeta yönünü şaşırdığı bir coğrafyadır. Yol kenarında uzanan tarlaların bittiği yerde, insanı kendine çeken o eski köy evleri başlar.
Bu evler, beton mikserlerinin gürültüsüyle değil; toprağın, suyun ve samanın bir araya gelip güneşte demlenmesiyle inşa edilmiş o kadim kerpiç evlerdir.
BETONUN SOĞUKLUĞU, TOPRAĞIN NEFESİ
Geçtiğimiz günlerde, o sessiz mahallelerden birinde, duvarları sıvasız duran eski bir kerpiç evin gölgesine sığındım. Dışarıda bozkırın o kavurucu Haziran güneşi her yeri yakıp kavuruyordu. Cebimdeki telefon, şehirdeki o bitmek bilmeyen işlerin, dijital onayların ve suni gündemlerin stresiyle titreyip duruyordu.
Evin önündeki taş basamakta oturan seksenlik Reşat Dede, elindeki bastonuna yaslanmış, beni izliyordu. Telefonu cebime koyup yanına oturduğumda, sırtımı yasladığım o kerpiç duvarın dışarıdaki cehennem sıcağına rağmen buz gibi serin olduğunu fark ettim.
Reşat Dede, kerpiç duvardaki o saman tanelerinin karıştığı toprak dokuyu gösterdi.
"Evlat," dedi, sesi o eski toprak odaların kokusu gibi sıcak ve samimiydi. "Şehirde koca koca beton kuleler yaptınız. Yazın sıcağında içinde duramaz, klimaları açarsınız; kışın ayazında ısıtamaz, ocakları yakarsınız. Çünkü beton ölüdür, nefes almaz. Ama bu kerpiç canlıdır. Yazın sıcağı dışarıda tutar, içeriyi serin eyler; kışın ise o soğuğu içeri koymaz, yuvayı sıcak tutar. Toprak, insanı korumasını bilir."
Ama Çelebi’nin o kerpiç duvarları bize başka bir şey fısıldıyor: İnsana huzur veren şey, kusursuzluk değil, bilakis özgünlüktür. Kerpiç duvar dümdüz değildir; içinde samanın sarılığı, taşın sertliği, toprağın esmerliği vardır. Eğridir, büğrüdür ama nefes alır. Bizler hayatlarımızı tamamen betonlaştırıp, pürüzsüz kalıplara sokmaya çalıştıkça, aslında ruhumuzun nefes alacağı o gözenekleri de harçla kapatıyoruz.
BOZKIRIN HAKİKİ YUVASI
Kırıkkale, sadece otoyolların kenarına dizilmiş modern binalardan ibaret bir şehir değildir. Onun asıl ruhu, Çelebi’nin o sessiz tepelerinde, samanla toprağın birbirine tutunduğu o kerpiç evlerin dürüstlüğünde gizlidir. Ne zaman ki modern hayatın o sahte hızından, bitmeyen bildirimlerinden zihnimiz yorulsa, bizi kendimize getirecek olan şey yine bu toprağın kendi sadeliğidir.
Bu yazıyı bitirdiğinizde, başınızı kaldırıp oturduğunuz odanın duvarlarına bir bakın.
Hayatınızı ve etrafınızı neyle ördüğünüzü bir düşünün. Ruhunuzu o soğuk, nefes almayan modern betonlarla mı kuşattınız; yoksa samimiyetin, emeğin ve sabrın olduğu o sıcak toprak duvarlara yer ayırdınız mı?
Unutmayın ki; modern dünyanın en gösterişli, en lüks binaları bile, insana o eski bir Çelebi evinin gölgesinde, toprağın nefesini içine çekerek oturduğunda hissettiği o dürüst ve filtresiz huzuru asla veremez.