Engelli bireylere basın engeli ne zaman kalkacak?
Engellilerin basında yeterince yer almaması, Türkiye’nin en kronik medya sorunlarından biri olmaya devam ediyor. 365 günün yalnızca 7-8 gününde hatırlanıyoruz. 3 Aralık Dünya Engelliler Günü ve 10-16 mayıs engelliler haftası geldiğinde ekranlar bir anda “duyarlılık” moduna geçiyor.
Bu günlerde belediyeler balon şişiriyor, bazı STK’lar yemek veriyor, hatta eğlence düzenleyenler bile oluyor ve tüm bunlar basına taşınıyor. Tabi burada basının asıl gözettiği engellilerin kendisi mi? Yoksa bu programları düzenleyenler mi? Onu siz okurlarımın takdirine bırakıyorum.
Yine yalnızca bu günlerde bakanlıklar basın bülteni dağıtıyor, bürokratlar basına demeçler veriyorlar, bazı haber kanalları “özel dosya” hazırlıyor. Spikerler yumuşak, duygulu bir sesle “farkındalık” kelimesini tekrarlıyorlar...
Sonra ne oluyor?
17 Mayıs sabahı veya 4 Aralık öğlen vakti her şey siliniyor.
Engelli birey yeniden toplumun görünmez katmanına, haber akışının en dibine gömülüyor. Bu, farkındalık değil; tokenizmin (sembolik temsiliyet) en kaba hali.
Gösterişli bir kutlama, birkaç dokunaklı röportaj, belki bir engelli çocuğun gülümseyen fotoğrafı… Vicdanlar rahatlatılıyor, reytingler toplanıyor, sorumluluk alınmıyor.
Peki, ya gerçek sorunlar!
Sistematik ayrımcılık, erişim engelleri, istihdamda dışlanma, bakım ve engelli aylığının yetersizliği, şiddet karşısında korumasızlık… konuşulmuyor bile.
Medya maalesef engelliyi hep iki kutupta gösteriyor.
Ya “ilham kaynağı”: tekerlekli sandalyeyle dağa tırmanan, yüzme rekoru kıran, “sınırları zorlayan” kahraman. Sanki engelli olmak ancak olağanüstü bir başarıyla meşrulaştırılabiliyormuş gibi.
Ya da “acı masalı”: kaldırıma çarpan tekerlekli sandalye, bakımevinde şiddete uğramış bir zihin engelli, bastonu kaybolan bir görme engelli genç, evde mahsur kalan yaşlı engelli… Hep trajedi, hep mağduriyet, hep merhamet dileniyor.
Ama günlük gerçeklik? Sabah kalktığında otobüs rampası bozuk diye işe gidememek
Üniversitede asansör çalışmadığı için ders kaçırmak
İş görüşmesinde “pozitif ayrımcılık” adı altında kapıdan çevrilmek
Şiddet gördüğünde polisin “aile içi mesele” deyip geçiştirmesi
Bunlar her sabah, her öğlen, her akşam yaşananlar.
Burada tek bir örnek vereceğim. Ancak buna benzer yüzlerce olay oluyor bu ülkede,
Mesela 23 Ocak tarihinde Adana’da bir belediye otobüs şoförü cep telefonuyla ilgilendiği için fark etmeden iki görme engelli vatandaşa çarptı. İkisi de öğretmen olan çift şuan hastanede hayat mücadelesi veriyor. Üstelik biri dört aylık anne adayı…
Bu haberin haber değeri yok muydu? Yoksa habere konu olan çiftin görme engelli oluşu haberin haber değerini düşürdüğü için mi hiçbir ulusal, yerel ya da sosyal medyada haber yapılmadı?
Medyada engelli temsili hâlâ yetersiz, hâlâ sorun odaklı değil, hâlâ hak temelli değil. Meclis komisyonlarında bile “medyada görünürlük artmalı” deniyor, RTÜK ve TRT’den erişilebilir içerik talep ediliyor… ama değişen pek bir şey yok.
İstediğimiz şey lütuf değil, eşitlik: Yılın her günü, rutin haber akışında engelli bireyin sesine yer açılması
“İlham verici” ya da “acınası” klişesinden kurtulunması.
Aynı benim gibi engelli gazetecilerin, aktivistlerin, uzmanların kendi gündemlerini kendi sözleriyle anlatması
Haberlerin “yardım çağrısı” değil, hak ihlali odaklı yapılması
3 Aralık’ta ve Engelliler Haftası’nda yapılan yayınlar elbette önemsiz değil. Ama bunlar yeterli değil; çoğu zaman samimiyetsiz, yüzeysel ve geçici kalıyor. Gerçek değişim, yılın diğer 357 gününde başlar.
Gerçek farkındalık, “özel gün” etiketi olmadan, sıradan bir salı günü haber bülteninde engelli bir yurttaşın talebinin manşete taşınmasıyla olur.
Unutmayalım:
Engelli bireyler misafir değil, eşit yurttaştır.
Onlar yılın yalnızca 7-8 gününü değil, her 365 gününü yaşıyor. Ve biz, o 365 günün tamamında eşit muamele, eşit görünürlük, eşit hak talep ediyoruz. M
Medya buna hazır mı?
Toplum buna hazır mı?
Ya da asıl soru şu olsun.
Ne zaman hazır olacağız?