Ulus’ta Bir “Nero” Hikâyesi...Tencerede Kaynayan Sevgi...Ankara’nın kalbi Ulus…
Ankara'nın kalbi Ulus...
Dar sokaklar, eski hanlar, geçmişin izini taşıyan duvarlar…
Adres belli:
Kale Mahallesi, Konya Sokak, Hayırlı İş Hanı, ikinci kat.
Kapıyı aralıyorsunuz…
Karşınıza bir lokanta değil, bir “ev” çıkıyor.
Masalar sade…
Mekân küçük…
Ama içerideki duygu büyük.
Güler yüz…
Nezaket…
Samimiyet…
Bunlar ölçüyle anlatılmaz.
Yaşanır.
Tencerede yemek kaynıyor…
Tereyağının kokusu havada.
İçeride bir telaş yok, bir huzur var.
Ve o huzurun merkezinde bir isim:
Nermin Yıldız… nam-ı diğer Şef Nero.
Mekânın adı:
CHEF NERO.
“Nero” ismi yeni değil.
Bugünün markası, dünün lakabı.
Lise yıllarında takılmış…
Arkadaşları öyle seslenmiş.
O da unutmamış.
Almış o ismi…
Bir tabelaya değil, bir markaya dönüştürmüş CHEF NERO.
Hikâye erken başlıyor.
Sekiz yaş…
Ama bu sıradan bir başlangıç değil.
Çünkü mutfak onun için bir “aile mesleği”.
Babası Cengiz Yıldız…
Rusya’da televizyon programları yapmış…
Dünya mutfağına yön vermiş usta bir şef.
Annesi…
O da mutfağın içinde…
Usta…
Ve aynı zamanda en büyük destekçi.
En önemlisi;
İlk öğretmen.
Yani bu hikâyede sadece bir şef yok…
Bir mutfak geleneği var.
Bir kültür var.
Bir miras var.
Eğitim…
Adalet Yüksekokulu.
Meslek…
Noter başkatipliği.
Disiplinli bir hayat.
Kurallı bir düzen.
Ama kalp yine aynı yerde:
Mutfakta.
Yıl 2019’un sonu…
Bir karar.
Kolay değil.
Ama net.
Meslek bırakılıyor…
Sevilen işe dönülüyor.
Hobi değil…
Doğrudan bir meslek, bir kimlik:
Şeflik.
Ve 1 Ocak sabahı yeni bir hayat başlıyor.
“Bu işin sırrı ne?” diye soruyorsunuz.
Cevap kısa:
“Aşk.”
Abartı yok.
Slogan değil.
İnandığı şey bu.
“Yemek sevgiyle yapılır” diyor.
Ve bunu hissediyorsunuz.
Peki lezzet?
İşte işin en net kısmı burada başlıyor.
Yemekler ağır değil…
Yormuyor…
Ev tadında ama sıradan değil.
Tereyağı kararında…
Baharat dengeli…
Malzeme kendini saklamıyor.
Bir tabak geliyor…
İlk kaşıkta çocukluk.
İkinci kaşıkta ustalık.
Üçüncü kaşıkta müdavimlik.
Bir de işin görünmeyen tarafı var.
Titizlik…
Detay…
Disiplin.
Noter masasından mutfağa taşınan alışkanlık.
Her şey yerli yerinde.
Her malzeme seçilmiş.
Nohut…
Kendi tarlasından.
Şereflikoçhisar’dan geliyor.
Baharat…
Kargo ile değil.
Kendi elleriyle.
Gaziantep’ten, Mardin’den.
Gidiyor…
Seçiyor…
Getiriyor.
Ulus konuşuyor.
Esnaf biliyor.
Firmalar sıraya girmiş.
Siparişler aralıksız.
Ve bugün…
Onun namı Ankara’ya yayılmış durumda.
Bir cümlesi var, aslında her şeyi özetliyor:
“Bizi bilen bilir… bilmeyen kendini bilir.”
Bir hedefi var:
Türk mutfağının bir gününü dünyaya tanıtmak.
Büyük bir vizyon.
Ama köklü bir aileden gelen bir şef için ulaşılmaz değil.
Şimdi yeni bir hazırlık…
Hacı Bayram.
İkinci adres.
Yeni bir başlangıç.
Ama aynı ruh.
Ulus’un bir hanında…
Küçük bir mekânda…
Ama kocaman bir yürekte pişen bir hikâye bu.
Bir lakaptan markaya…
Bir aileden gelen ustalığa…
Bir meslekten tutkuyla seçilen şefliğe…
Bir hayalden gerçeğe…
Kapıdan çıkarken şunu düşünüyorsunuz:
Bazı insanlar yemek yapmaz…
Bir geleneği yaşatır.
Şef Nero da onlardan biri.