Suriye Mutabakatı ve Jeopolitik Satranç

Hasan Taşkın

Hasan Taşkın

Genel Yayın Yönetmeni
Tüm Yazıları

Ortadoğu’da dengeler bir kez daha değişiyor. Suriye yönetimi ile terör örgütü YPG/SDG arasında imzalanan “tam entegrasyon” mutabakatı, ilk bakışta sahadaki çatışmaları donduran bir uzlaşı gibi görünse de, arka planında sert bir jeopolitik satranç barındırıyor. Asıl mesele şu: Bu anlaşma terörün sonu mu, yoksa aktörlerin pozisyon değiştirdiği geçici bir manevra mı?

Türkiye açısından cevap nettir. Ankara, YPG/SDG’yi PKK’nın Suriye uzantısı olarak tanımlamakta ve bu yapıları ulusal güvenliğe yönelik doğrudan tehdit olarak görmektedir. Dolayısıyla mutabakat, “terörsüz Türkiye” vizyonu çerçevesinde okunmalıdır.

MUTABAKATIN GERÇEK ANLAMI

Suriye Haber Ajansı SANA’nın duyurduğu anlaşmaya göre; terör örgütü SDG’nin kurumsal yapısı dağıtılıyor, unsurlar bireysel güvenlik taramasından geçirilerek Suriye ordusuna entegre ediliyor. Petrol sahaları ve sınır kapıları Şam’ın kontrolüne geçerken, PKK bağlantılı yabancı unsurlar Suriye dışına çıkarılıyor.

Haseke’ye vali atanması, Ayn el-Arab’dan (Kobani) ağır silahların çekilmesi ve merkezi yönetimin güçlendirilmesi, SDG’nin özerklik hayallerinin fiilen sona erdiğini gösteriyor. Bu tablo, 10 Mart 2025 mutabakatının sahadaki zorlamalarla hayata geçirilmiş devamı niteliğinde.

ANKARA’NIN BASKISI BELİRLEYİCİ OLDU

Bu sürecin arkasındaki en kritik faktörlerden biri Türkiye’nin diplomatik ve askeri baskısıdır. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bölge diplomasisi ve Ankara’nın net söylemi, SDG’yi masaya oturtan temel unsurlardan biri oldu.

MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın istihbarat diplomasisi ise süreci hızlandırdı. Aralık 2025’te Şam’a yapılan üst düzey ziyaretlerde, entegrasyonun göstermelik değil gerçek olması ve PKK unsurlarının tamamen tasfiye edilmesi şartı açık biçimde masaya kondu. Türkiye’nin verdiği mesaj açıktı: Ya sahada çözüm ya da askeri seçenek.

KAZANANLAR VE KAYBEDENLER

Bu mutabakattan en kazançlı çıkan taraf Suriye yönetimi oldu. Şam, ülke bütünlüğünü güçlendirdi, enerji gelirlerini geri aldı ve Arap aşiretlerinin desteğini konsolide etti.

Terör örgütü SDG ise ayakta kaldı ama stratejik olarak kaybetti. Özerklik iddiası sona erdi, silahlı yapı dağıtıldı, örgüt bireysel unsurlara indirgenmiş oldu.

Türkiye açısından ise kazanım nettir: PKK/YPG/SDG hattının zayıflaması, sınır güvenliğini doğrudan güçlendirmiştir. Ankara’nın terörle mücadeledeki temel yaklaşımı olan “müzakere değil caydırıcılık”, bu süreçte sonuç üretmiştir.

ABD’NİN HESABI

ABD, SDG’yi yıllarca sahada kullandıktan sonra kontrollü biçimde geri çekilmeyi tercih ediyor. Amaç; İran’ın lojistik hatlarını sınırlamak, İsrail’in güvenliğini garanti altına almak ve Rusya’nın etkisini dengelemek. SDG’nin feda edilmesi, Washington’un Suriye’de “yönetilebilir istikrar” arayışının bir parçası.

GEÇİCİ BİR DENGE, KALICI BİR UYARI

Bu mutabakat terörün tamamen sona erdiği anlamına gelmiyor. PKK unsurları Suriye dışına itilse bile Irak ve diğer alanlarda varlığını sürdürebilir. Ancak örgütün Suriye’deki kurumsal varlığı ağır bir darbe almıştır.

Türkiye için bu anlaşma bir sonuç değil, stratejik bir aşamadır. Sahadaki baskının sürdürülmesi ve bölgesel koordinasyon hayati önemdedir. Çünkü Ortadoğu’da hiçbir mutabakat kalıcı değildir; kalıcı olan tek şey, güçle desteklenen kararlılıktır.