Sözlerinin arkasında, pratiğinin neresinde?

Hasan Taşkın

Hasan Taşkın

Genel Yayın Yönetmeni
Tüm Yazıları

Ankara Adliyesi…

Ahmet Davutoğlu ifade verdi.

2021 yılında Bingöl’de yaptığı konuşma nedeniyle yürütülen “Cumhurbaşkanına hakaret” soruşturması kapsamında adliyeye gelen Davutoğlu, çıkışta net konuştu:

“Sözlerimin arkasındayım.”

İyi…

Siyasette söylediği sözün arkasında durmak önemlidir.

Ama bir de başka bir sınav vardır:

Yaptığınız siyasetin de arkasında durabiliyor musunuz?

Çünkü Davutoğlu’nun yıllardır kullandığı kavramlar belli:

Liyakat…

Nepotizm…

Kamu kaynakları…

Siyasi ahlak…

Şeffaflık…

Ortak akıl…

O halde bugün aynı kavramları kendisine çevirelim.

Çünkü siyasi ahlak, başkasına tutulduğunda değil, insanın kendi siyasi pratiğine tutulduğunda anlam kazanır.

Dokuz kişi meselesi

Ankara kulislerinde konuşulan en ciddi başlıklardan biri bu.

Yeni Yol TBMM Grubu danışmanları arasında bulunan dokuz kişinin fiilen Ahmet Davutoğlu için çalıştırıldığı ve buna rağmen Yeni Yol Grubu üzerinden maaş aldığı iddiası.

Burada özellikle ayrım yapmak gerekiyor.

Yeni Yol Grubu için gerçekten çalışan danışmanlardan söz etmiyorum.

İddia edilen şu:

Bu dokuz kişi grup kadrosunda bulunuyor, fakat fiilen Davutoğlu’nun hizmetinde çalışıyor.

Eğer böyleyse soru çok açık:

Kamu kaynağından maaş alan bu dokuz kişi kimin için çalışıyor?

Yeni Yol Grubu için mi?

Ahmet Davutoğlu için mi?

Ve Davutoğlu için çalışıyorlarsa bunun siyasi ve idari gerekçesi nedir?

Görevleri nedir?

Fiilen hangi hizmeti veriyorlar?

Bunlar açıklanabilir.

Hatta açıklanması gerekir.

Çünkü mesele yalnızca dokuz kişi değildir.

Mesele kamu kaynağıdır.

Mesele liyakat ve görev tanımıdır.

Mesele siyasi ahlaktır.

“Benim ekibim kalsın” denildi mi?

Ankara kulislerinde bu dokuz kişiyle ilgili bir başka iddia daha var.

Davutoğlu’nun, kendisi için çalıştığı ileri sürülen bu isimlerin Yeni Yol Grubu içinde tutulmasını istediği, Grup Başkanı veya Grup Başkanvekillerinden bu konuda ricacı olduğu ve “size emanet ediyorum” anlamında bir ifade kullandığı konuşuluyor.

Bu bir kulis iddiasıdır.

Belgesi ortaya konulmadığı sürece gerçek diye yazılamaz.

Ama sorulabilir.

Davutoğlu böyle bir ricada bulundu mu?

Bulunduysa neden?

Kendi yanında çalışan kişilerin Yeni Yol Grubu kadrosunda tutulmasını ve grup bütçesinden maaş almaya devam etmesini mi istedi?

Eğer bu iddia doğru değilse, yalanlaması da zor değil.

Hatta daha fazlasını yapabilir.

Kendi inancı ve vicdanı üzerine yemin ederek bu iddianın doğru olmadığını söyleyebilir.

Çünkü burada artık mesele yalnızca siyasi tartışma değil.

Kamuoyu güvenidir.

Selçuk Özdağ’ın soruları neden önemli?

Gelecek Partisi’nin fesih sürecine gelince, Selçuk Özdağ’ın sözlerini görmezden gelmek mümkün değil.

Özdağ sıradan bir parti mensubu değildi.

Gelecek Partisi’nin kurucu kadrosunda yer aldı.

Genel başkan yardımcılığı yaptı.

Milletvekilliği yaptı.

Partinin kuruluşundan itibaren Davutoğlu ile aynı siyasi yürüyüşün içinde bulundu.

Bugün de Yeni Yol Grubu Başkanvekili olarak TBMM’de görev yapıyor.

Yani söyledikleri dışarıdan yapılmış bir yorum değil.

Partinin içinden gelen bir itiraz.

Özdağ, fesih kararını ve yayımlanan bildiriyi sonradan öğrendiğini söyledi. Hatta “Partiyi feshetme hakkı genel başkanın değil, delegelerindir” diyerek açık itiraz ortaya koydu.

İşte burada çok önemli bir çelişki ortaya çıkıyor.

Davutoğlu 29 Temmuz’da partinin siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararını açıkladığında bunun uzun istişareler sonucunda alındığını söyledi.

Ama parti içinden gelen itirazlarda, bazı yöneticilerin ve kurmayların kararı kamuoyuyla birlikte öğrendiği ileri sürüldü.

O zaman soru şu:

Ortak akıl nerede?

Kurucu kadronun önemli bir ismi kararı sonradan öğreniyorsa, “ortak irade” nasıl oluştu?

Karar gerçekten birlikte mi alındı?

Yoksa karar önce verildi, ardından mı ortak irade görüntüsü oluşturuldu?

Fesih süreci neden bu kadar aceleye geldi?

Bir başka soru…

29 Temmuz’da siyasi faaliyetlerin sonlandırılacağı açıklandı.

Ardından 22 Ağustos’ta olağanüstü kongre yapıldı.

Kongrede 180 delegenin 164’ü fesih yönünde oy kullandı ve Gelecek Partisi resmen feshedildi.

Hukuken kongrenin kararı ortada.

Ama siyasi açıdan hâlâ sorular var.

Neden istifa değil de fesih?

Neden bu kadar hızlı?

Neden parti içindeki tartışmaların tamamı kamuoyu önünde açıklığa kavuşturulmadan süreç sonlandırıldı?

Kongrenin basına kapalı gerçekleştirilmesiyle ilgili tartışmalar da cabası.

Bir siyasi partinin geleceğini belirleyen böylesine önemli bir kongrenin kamuoyuna ne ölçüde açık yürütüldüğü neden tartışma konusu oldu?

Siyasette şeffaflık iddiası varsa, bu soruların cevabı da şeffaf olmalı.

Delege imzaları iddiası

Bir başka başlık daha var.

Fesih süreciyle ilgili bazı delege imzalarının gerçek olup olmadığı konusunda iddialar ortaya atıldı.

Burada çok net olalım:

Sahte imza atıldı demiyoruz.

Böyle bir şey kesinleşmiş değil.

Ama iddia ortaya çıktıysa sorulması gereken sorular var:

Hangi imzalar tartışmalı?

Bu imzalar incelendi mi?

İmzaların sahiplerine soruldu mu?

“Bu benim imzam değil” diyen bir delege oldu mu?

Olduysa, ne yapıldı?

Çünkü mesele basit bir imza meselesi değildir.

İmza, kongre iradesinin temel belgelerinden biridir.

Dolayısıyla fesih sürecinin bütün belgeleri kamuoyuna açıklanırsa tartışma da biter.

Mali hesaplar neden konuşuluyor?

Bir başka kulis iddiası daha var.

Partinin geçmiş hesaplarında bazı usulsüzlükler veya mali sorunlar çıkabileceği, bu nedenle denetimden kaçınmak amacıyla fesih yoluna gidildiği ileri sürülüyor.

Tekrar edelim:

Bu bir iddiadır.

Kesinleşmiş bir yolsuzluk veya usulsüzlük tespiti olduğunu söylemiyoruz.

Ama soru sormak da gazetecinin görevi.

Partinin feshi, olası bir mali denetimden kaçmak amacı taşıdı mı?

Taşımadıysa mesele çok kolay.

Partinin mali kayıtları açıklanır.

Hesapların nasıl kapatıldığı gösterilir.

Denetim süreçleri ortaya konulur.

Kim neyi denetledi, hangi tutanaklar düzenlendi, kamuoyuna anlatılır.

Ve tartışma biter.

Fakat cevap gelmezse, soru büyür.

Çünkü siyasi partiler sadece siyasi söylemlerden ibaret değildir.

Para vardır.

Harcama vardır.

Personel vardır.

Kayıt vardır.

Ve sonunda hesap verme sorumluluğu vardır.

Siyasi ahlak başkasına söylenirken kolay

Davutoğlu yıllarca nepotizmden şikâyet etti.

Liyakat dedi.

Kamu kaynaklarının doğru kullanılmasını savundu.

Siyasi ahlak dedi.

Bugün aynı kavramları kendisine sormak gerekiyor:

Nepotizm başkasına karşı yanlışsa, kendi siyasi çevreniz söz konusu olduğunda da yanlış değil mi?

Kamu kaynağının amacı dışında kullanılması eleştirilecekse, aynı ölçü kendi çevreniz için de geçerli değil mi?

Liyakat önemliyse, görev ile kişi arasındaki ilişki neden açıkça ortaya konulmuyor?

Ve en önemlisi:

Dokuz kişinin sizin için çalıştırıldığı ve Yeni Yol Grubu üzerinden maaş aldığı iddiası doğruysa, bunun adı nedir?

Siyasi ahlak mı?

Yoksa siyasi imtiyaz mı?

İşte siyasetin iki yüzü tam burada başlıyor.

Bir yüzünde söylenenler vardır.

Diğer yüzünde yapılanlar…

Davutoğlu yalanlıyorsa neden yemin etmesin?

Bu nedenle çağrı çok açık:

Davutoğlu bu iddiaları reddediyorsa…

Dokuz kişinin kendisi için çalışmadığını…

Kendi personelinin Yeni Yol Grubu içinde tutulmasını istemediğini…

Kamu kaynağından kendi siyasi çevresine imkân sağlanmasını talep etmediğini…

Açıkça söyleyebilir.

Ama daha önemlisi:

Kendi inancı ve vicdanı üzerine yemin ederek söyleyebilir mi?

Bu bir hukuk şartı değildir.

Bir yargılama yöntemi de değildir.

Ama yıllardır siyasi ahlakı savunan bir siyasetçi açısından, kamuoyu güvenini yeniden tesis edecek güçlü bir siyasi cevap olabilir.

Ve son soru…

Davutoğlu adliye önünde:

“Sözlerimin arkasındayım.” dedi.

Peki…

Kamu kaynakları konusunda da sözlerinizin arkasında mısınız?

Nepotizme karşı ölçünüz kendi çevreniz için de geçerli mi?

Liyakat konusunda söylediğiniz sözleri kendi siyasi pratiğinizde uyguluyor musunuz?

Dokuz kişi meselesinin arkasında mısınız?

Fesih sürecindeki yönetim anlayışınızın arkasında mısınız?

“Ortak akıl” dediğiniz süreçte kurmaylarınızın neden sonradan haberdar olduğu sorusunun cevabını verebilir misiniz?

Delege imzalarıyla ilgili iddiaların incelenmesini ve bütün belgelerin açıklanmasını istiyor musunuz?

Mali hesapların bağımsız biçimde ortaya konulmasından yana mısınız?

Ve bütün bu iddiaları reddediyorsanız:

Kendi inancınız ve vicdanınız üzerine yemin ederek “Bunların hiçbiri doğru değildir” diyebilir misiniz?

Çünkü siyasette güven, sadece “sözlerimin arkasındayım” demekle kurulmaz.

Bazen insanın söylemesi gereken en zor cümle şudur:

“Aynı ölçüyü kendime de uyguluyorum.”

İşte siyasi ahlakın gerçek sınavı budur.

Ve o sınavda insanın karşısındaki en büyük rakip, başka bir siyasetçi değil; kendi tuttuğu aynadır.

Ahmet Davutoğlu