Siyasetçinin muhatabı polis mi?
Ankara yine hareketli günlerden geçiyor.
Siyasi tansiyon yükseliyor.
Parti içi mücadeleler sokaklara yansıyor.
Kameralar çalışıyor.
Mikrofonlar açık.
Ve her gerilim anında aynı görüntüler ekranlara düşüyor...
Bir milletvekili...
Bir siyasetçi...
Karşısında çevik kuvvet polisi...
Tartışmalar...
Bağrışmalar...
İtişmeler...
Sonra o görüntüler sosyal medyada dolaşıma giriyor.
Peki sorulması gereken soru şu:
Siyasetçinin muhatabı polis midir?
Bir milletvekili, bir genel başkan, bir siyasi aktör devletle ilgili bir sorunu çözmek istiyorsa bunun adresi sokaktaki polis memuru mu olmalıdır?
Yoksa İçişleri Bakanlığı mı?
Valilik mi?
TBMM kürsüsü mü?
Komisyonlar mı?
Demokratik siyasetin özü budur.
Sorunlar kurumlarla çözülür.
Sahadaki memurla değil.
Çünkü polis orada karar veren makam değildir.
Polis, verilen görevi uygulayan kamu görevlisidir.
Bir mahkeme kararı varsa onu uygular.
Bir güvenlik tedbiri alınmışsa onu yerine getirir.
Bir gösterinin güvenliğini sağlamakla görevlidir.
Kural koyan da değildir.
Siyaset yapan da değildir.
Bu nedenle son günlerde gördüğümüz bazı görüntüler üzerinde düşünmek gerekiyor.
Milletvekillerinin polislerle sert tartışmaları...
Kameralar önünde yaşanan gerilimler...
Polis bariyerleri üzerinden verilen siyasi mesajlar...
Bunlar gerçekten bir sorunu çözüyor mu?
Yoksa başka bir amaca mı hizmet ediyor?
Çünkü görüntü siyaseti bazen çözüm üretmekten çok gerilim üretir.
Toplumun bir kesimini devlete karşı, başka bir kesimini de siyasete karşı konumlandırır.
Oysa devlet ile millet arasında duvar örmek kimsenin yararına değildir.
Hele ki bunu polis üzerinden yapmak çok daha tehlikelidir.
Çünkü polis bu milletin evladıdır.
Görev yapan memurun siyasi tartışmanın tarafı haline getirilmesi doğru değildir.
Dün farklı bir görüşten siyasetçiyle karşı karşıya gelen polis, yarın başka bir görüşün etkinliğinde görev yapacaktır.
Devletin sürekliliği biraz da burada saklıdır.
Son günlerde Ankara'da yaşanan olaylarda dikkat çeken noktalardan biri de buydu.
Tansiyon yüksekti.
Kalabalıklar gergindi.
Siyasi kamplaşma sertleşmişti.
Buna rağmen polis büyük ölçüde soğukkanlılığını korudu.
Provokasyonlara kapılmadı.
Hakaretlere cevap vermedi.
Görevini yapmaya çalıştı.
Aslında kamu görevlisinden beklenen de budur.
Şimdi Ankara'nın önünde yeni bir sınav var.
Temmuz ayında gerçekleştirilecek NATO Zirvesi.
Dünyanın gözü Türkiye'nin başkentinde olacak.
Böylesine kritik bir organizasyon öncesinde güvenlik kurumlarının siyasi tartışmaların içine çekilmesi kimseye fayda sağlamaz.
Demokrasilerde siyaset elbette sert olabilir.
Muhalefet eleştirebilir.
İktidar cevap verebilir.
Ancak polisle siyasetçinin karşı karşıya geldiği görüntüler ne kadar çoğalırsa, toplumdaki devlet-millet gerilimi de o kadar büyür.
Belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:
Gerçekten çözüm mü aranıyor?
Yoksa kameralara yansıyacak yeni bir gerilim fotoğrafı mı?
Çünkü siyaset sorun çözme sanatıdır.
Gerilim üretme sanatı değil.
Devlet kurumlarını hedef haline getirmek de kolaydır.
Zor olan, sorunları hukuk ve demokrasi zemini içinde çözebilmektir.
Türkiye'nin bugün ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur:
Daha fazla sağduyu.
Daha fazla diyalog.
Daha az gerilim.
Ve herkesin kendi görev alanında kalabildiği güçlü bir demokrasi.