İran kaynıyor, cephe hâlâ kurulmuyor
Buna rağmen İran’da ciddi bir hareketlilik, rejim açısından giderek zorlaşan bir iç denge ve dış aktörlerin dikkatle izlediği bir çözülme süreci yaşanıyor. İsrail–İran hattında olan biteni anlamak için artık cephelere değil, sokaklara ve zihinlere bakmak gerekiyor.
İran’daki son karışıklıklar, tekil protestoların çok ötesinde bir tabloyu işaret ediyor. Ekonomik sıkışmışlık, yaşam tarzına müdahaleler, genç nüfusun gelecek umutsuzluğu ve etnik-mezhepsel rahatsızlıklar iç içe geçmiş durumda. Bu, bir isyan anından ziyade, uzun süredir biriken bir basıncın dışa vurumu.
İsrail Bu Tabloyu Nasıl Okuyor?
İsrail açısından İran’la doğrudan cephe savaşı hâlâ masada değil. Bunun nedeni askeri yetersizlik değil; maliyet hesabı. İran gibi büyük, dirençli ve devlet refleksi güçlü bir ülkeyle açık savaş, sonucu belirsiz ve uzun vadeli bir yıpratma anlamına gelir.
Bu nedenle İsrail’in stratejisi açık:
Rejimle savaşmak yerine, rejimin toplum üzerindeki tutunma gücünü aşındırmak.
Netanyahu’nun daha önce İran halkına hitaben kullandığı dil bugün çok daha anlamlı bir yere oturuyor. “Biz rejimle sorumluyuz, halkla değiliz” söylemi, İran sokaklarında yaşanan her dalgalanmayla birlikte daha fazla dolaşıma giriyor. Bu söylemin samimi olup olmaması ikincil bir mesele. Asıl mesele, karşılık bulma ihtimali.
İran’da Sorun Güvenlik Değil, Aidiyet
Bugün İran rejiminin en büyük açmazı güvenlik değil; meşruiyet ve aidiyet. Devlet ayakta duruyor, güvenlik aygıtı çalışıyor; ancak toplumun geniş bir kesimi kendisini bu yapının parçası olarak hissetmiyor.
Baskı arttıkça sadakat artmıyor, aksine kopuş derinleşiyor. Bu da dış aktörler için elverişli bir zemin yaratıyor. İsrail’in, ABD’nin ya da başka güçlerin yapmaya çalıştığı şey; bu kopuşu hızlandırmak, yönlendirmek ve kendi lehine çevirmek.
Bu noktada artık bombaya, füzeye gerek kalmıyor.
Bir mesaj, bir sızıntı, bir ekonomik darbe ya da bir sembolik operasyon yeterli olabiliyor.
Türkiye Neden Yeniden Hesapta?
İran’daki karışıklıklar büyüdükçe Türkiye’nin adı daha fazla anılmaya başlandı. Bunun nedeni Ankara’nın savaşa girecek olması değil. Tam tersine, bölgesel dengeyi etkileyebilecek birkaç ülkeden biri olması.
Türkiye, İran’ın tamamen çökmesini de, sert bir iç savaşa sürüklenmesini de istemez. Çünkü her iki senaryonun faturası doğrudan Ankara’ya çıkar. Buna rağmen Türkiye’ye yönelik söylemlerde artan bir “stratejik önem”, “kilit aktör”, “doğal müttefik” vurgusu dikkat çekiyor.
Bu dil, bir davetten çok bir yönlendirmedir.
Açıkça söylenmeyen şudur:
“Bu süreçte tarafsız kalma lüksün yok.”
İşte pohpohlama tam olarak burada devreye giriyor. Türkiye’den cephe değil; sessiz uyum, en azından karşı çıkmama bekleniyor.
İran Rejimi Bugün Ne Kadar Güçlü?
İran devleti hâlâ güçlü. Kriz yönetimini bilen, geri adım atmayı gerektiğinde ideolojik esneklikle maskeleyebilen bir yapı var ortada. Bu nedenle kısa vadede bir rejim çöküşü beklemek gerçekçi değil.
Ancak bugünden bakıldığında görünen şu:
İran rejimi artık sorunları bastırıyor ama çözemiyor.
Ve bastırılan her sorun, bir süre sonra daha büyük bir dalga olarak geri dönüyor.
Son Söz
Bugün İran’da yaşananlar, yarının savaş manşetlerinden daha belirleyicidir. Çünkü bu süreçte kazanan, ilk ateş edeni değil; sabırla iç dengeleri bozanı olacaktır.
İsrail bunu görüyor ve buna oynuyor.
Türkiye ise bu oyunda duygusal reflekslerle değil, soğukkanlı bir devlet aklıyla hareket etmek zorunda.
Zira bu coğrafyada en büyük hata,
başkasının hesabına göre pozisyon almaktır.