Adaletin kılıcı kimi kesiyor? Gücün adaleti...
Dünya nereye gidiyor?
Adaletin kılıcı, bir zamanlar zalimleri durdurmak için çekilirdi. Bugün ise bizzat adaletin kendisini kesiyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM), soykırımcı Netanyahu ve Gallant hakkında Kasım 2024’te verdiği tutuklama kararı, bu kırılmanın en somut göstergelerinden biri. Kararın altında imzası bulunan Fransız yargıç Nicolas Guillou’nun yaşadıkları ise tabloyu daha da çarpıcı hâle getiriyor. Visa ve Mastercard kartları bir gecede bloke ediliyor, dijital hesapları kapatılıyor, gündelik hayatı fiilen felç ediliyor. “Ben hâkimim ama bana suçlu gibi davranılıyor” sözleri, yalnızca kişisel bir mağduriyet değil; küresel hukuk düzeninin içine düştüğü açmazın özeti.
Sorusu daha da ağır: “Savcılar kovuşturmaktan, hâkimler yargılamaktan korkarsa geriye ne kalır?”
Bu soru cevapsız değil. Geriye, gücün belirlediği bir düzen kalır.
ABD’de Donald Trump’ın ikinci döneminde hız kazanan yaptırımlar zinciri, UCM’nin yargıç ve savcılarını doğrudan hedef alıyor. Kredi kartları iptal ediliyor, finansal sistem dışına itiliyor, ülkeye girişleri yasaklanıyor. UCM Başkanı Tomoko Akane’nin “uluslararası hukukun kalbine vurulmuş darbe” sözleri bu yüzden abartı değil. Çünkü mesele yalnızca bir mahkeme değil; hukukun kendisi.
ABD, UCM’yi “İsrail’i haksız yere hedef almakla” suçlarken Roma Statüsü’nü tanımadığını hatırlatıyor. Ancak aynı ABD, küresel finans sistemi üzerindeki hâkimiyetini kullanarak mahkemeyi fiilen cezalandırıyor. Bu çelişki değil; yeni düzenin açık ilanı: Güç varsa hukuk araçsallaştırılır, yoksa yok sayılır.
Benzer bir tablo, Birleşmiş Milletler’de karşımıza çıkıyor. Güvenlik Konseyi’nde Gazze için gündeme gelen ateşkes kararları, ABD vetosuyla sistematik biçimde engelleniyor. Böylece BM, “barışın kurumsal güvencesi” olmaktan çıkıp veto mekanizmasıyla çalışan bir güç aygıtına dönüşüyor.
Ve bu tabloya yeni bir halka eklendi.
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırı, uluslararası hukukun sınırlarının ne kadar kolay aşılabildiğini bir kez daha gösterdi. Nükleer tesisler, askeri altyapılar hedef alınırken bir kız okulunun da vurulması, yüzlerce sivilin hayatını kaybetmesi, saldırının yalnızca askeri değil, insani boyutunu da gözler önüne serdi. Üstelik bu operasyon, diplomatik süreçler devam ederken ve BM Güvenlik Konseyi’nden herhangi bir yetki alınmadan gerçekleştirildi.
Uluslararası hukuk açısından tablo net: BM Şartı’nın 2(4). maddesinin ihlali ve açık bir “saldırganlık suçu”.
Ancak bu ihlal, yaptırıma değil, meşrulaştırma çabasına konu oluyor.
Bugün gelinen noktada, soykırımcı Netanyahu’ya fiili bir dokunulmazlık alanı açılıyor. Gazze’deki sivil ölümler “iç mesele” olarak sunulurken, İran’a yönelik saldırı “önleyici güvenlik” söylemiyle gerekçelendiriliyor. Aynı yaklaşım, farklı coğrafyalarda da yankı buluyor: Rusya Ukrayna’da, başka aktörler kendi bölgelerinde benzer argümanlara sarılıyor.
Sonuç değişmiyor.
Hukuk geri çekiliyor, güç öne çıkıyor.
Barış zayıflıyor, çatışma normalleşiyor.
Adalet susuyor, silah konuşuyor.
Bu süreç yalnızca bölgesel bir kriz üretmiyor; küresel bir kırılma yaratıyor. Misillemeler artıyor, enerji piyasaları sarsılıyor, tedarik zincirleri kırılıyor. Gazze’de insani kriz derinleşirken, İran hattında yeni bir cephe açılıyor. Dünya, aynı anda birden fazla krizle baş etmeye zorlanıyor.
Ve belki de en kritik eşik burada:
Adalet mekanizmaları etkisizleştiğinde, güç sahipleri kendilerini sorgulanamaz görmeye başlar.
Nicolas Guillou’nun bloke edilen banka kartı bu yüzden sembolik bir detay değil; sistemin nasıl çalıştığını gösteren bir işaret fişeği. Eğer bir hâkim, verdiği karar nedeniyle ekonomik olarak cezalandırılıyorsa, orada artık bağımsız yargıdan söz etmek mümkün değildir.
UCM ve BM, eğer süper güçlerin politik tercihleri doğrultusunda işleyen yapılara dönüşüyorsa, varlık gerekçeleri de tartışmaya açılır. İnsanlık adına mı, yoksa güç dengeleri adına mı varlar?
Bugün bu sorunun cevabı giderek daha netleşiyor.
Adaletin kılıcı, zalimleri durdurmak için değil; adaleti savunmak için çekilmelidir. Aksi hâlde o kılıç, en çok masumları yaralar.
Tarih bunu defalarca yazdı.
Asıl soru şu:
Bu kez de mi aynı hatayı tekrarlayacağız?