Asıl sahtekârlık vicdanda başlar
Toplumda en kolay kullanılan yaftalardan biri "sahtekâr" sözüdür. Bir marketten ekmeğini ucuza almaya çalışan, üç kuruş fazla kazanmak için fırsat kollayan ya da hayatın ağır yükü altında ezilen insanlar bir anda suçlu ilan edilir. Peki, hiç dönüp bu insanların neden bu noktaya geldiğini sorguluyor muyuz?
Bugün milyonlarca insan, emeğinin gerçek karşılığını alamadan yaşam mücadelesi veriyor. Bir tarafta servetine servet katmak için hiçbir sınır tanımayanlar, diğer tarafta ise çocuğunun rızkını kazanabilmek için gece gündüz çalışan emekçiler var. Ne yazık ki çoğu zaman sorgulanan, alın teriyle ayakta kalmaya çalışan insanlar oluyor; emeği sömürenler ise güç ve servetin arkasına saklanabiliyor.
Bir işçinin hakkını eksik vermek, onu aşağılamak ve emeğini değersiz görmek; sadece ekonomik değil, aynı zamanda vicdani ve ahlaki bir çöküştür. Çünkü adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil, iş yerlerinde de başlar.
İslam'ın ortaya koyduğu sosyal adalet anlayışı bu konuda son derece nettir. Zekât bir lütuf değil, toplumun hakkıdır. Sadaka, merhametin göstergesidir. İşçinin ücretini zamanında ve eksiksiz ödemek ise kul hakkına riayetin en önemli örneklerinden biridir. Bu ilkeler hayata geçirildiğinde gelir adaletsizliği azalır, toplumsal huzur güçlenir ve bereket artar.
Elbette hiçbir ekonomik zorluk hileyi veya başkasının hakkını yemeyi haklı göstermez. Ancak adalet arayışı, sadece bireylerin davranışlarını değil, onları o noktaya iten şartları da sorgulamayı gerektirir.
Toplumun ihtiyacı, birbirini suçlayan insanlar değil; emeğe değer veren işverenler, paylaşmayı bilen varlıklı insanlar ve adaleti önceleyen bir vicdandır. Çünkü gerçek zenginlik kasadaki para değil, hakka riayet eden bir ahlaktır.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: Gerçek sahtekârlık, açlıkla mücadele eden insanın hatasında mı gizlidir; yoksa emeğin hakkını vermeyip bunu normal gören vicdanlarda mı?