Dünya tek merkezli mi yönetiliyor?
Son dönemde yaşanan gelişmeler, dünya düzenine dair temel bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Uluslararası sistem gerçekten çok devletli mi, yoksa fiilen tek merkezli bir yapıya mı evriliyor?
ABD Başkanı’nın İran’a yönelik “Venezuela’dan daha kötü bir son sizi bekliyor” açıklamaları ve ABD donanmasının bölgeye hareket ettiğine dair duyurular, sıradan bir diplomatik dil olarak görülemez. Bu söylem; Danimarka’ya bağlı Grönland’ın “satın alınması” yönündeki çıkışlar ve Venezuela Devlet Başkanı ile eşinin, dünya kamuoyu önünde yatak odalarından kaçırılarak ABD’ye götürülmesiyle birlikte değerlendirildiğinde, bunun geçici değil, sistematik bir yaklaşım olduğu daha net anlaşılmaktadır.
Ortaya çıkan tablo, dünya ülkelerinin eşit ve bağımsız aktörler olarak değil, büyük güçlerin çıkar alanları içinde değerlendirildiği algısını güçlendirmektedir. Üstelik bu tabloyu yalnızca bir başkanın söylemleriyle açıklamak mümkün değildir. ABD’de yönetimler değişse de devlet politikalarının ana ekseni büyük ölçüde korunmaktadır.
Orta Doğu’daki gelişmeler bu çerçevenin önemli bir parçasıdır. İran–ABD gerilimi, Çin’in İran’a verdiği destekle birlikte değerlendirildiğinde, iki ülke arasındaki bir sorun olmaktan çıkmıştır. Olası bir çatışmanın enerji hatlarını, ticaret dengelerini ve bölgesel güvenliği sarsacağı; bunun ekonomik ve siyasi sonuçlarının ise Türkiye’yi doğrudan etkileyeceği açıktır.
Asıl çelişki ise şuradadır: Kendi ülkesinde demokratik hak taleplerine sert müdahalelerde bulunan bir yönetim anlayışı, dünyaya “istikrar” vaat etmektedir. Bu durum, küresel siyasetteki güven sorununu daha da derinleştirmektedir.
Suriye gerçeği bu tablonun dışında tutulamaz. Dün PKK/YPG gibi yapılar üzerinden bölgeyi şekillendirmeye çalışan aktörlerin, bugün farklı bir tutum sergiliyor görüntüsü vermesi temkinle karşılanmalıdır. Geçmiş deneyimler, sahada kullanılan yapıların gerektiğinde nasıl terk edildiğini açık biçimde göstermiştir.
Türkiye bu nedenle dış politikasını, başkalarının geçici yaklaşımlarına göre değil; uzun vadeli ulusal çıkarlarına göre belirlemelidir. Suriye’de; Türkmen Aleviler, Kürtler ve diğer tüm toplumsal kesimlerin eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşadığı, merkezi ve bütünleşik bir devlet yapısı desteklenmelidir. Bu yapı, Türkiye’ye yönelik kışkırtmalara kapalı olmalı ve komşuluk ilişkilerini zedeleyecek unsurlar taşımamalıdır.
Sonuç olarak mesele açıktır: Küresel güç dengeleri yeniden şekillenirken, dünya giderek daha merkezi bir yapıya doğru mu sürüklenmektedir?