Doç. Dr. Zeynep Aslı Kaplan

Doç. Dr. Zeynep Aslı Kaplan

Sezaryeni azaltmak cezayla mümkün mü?

Son günlerde sezaryen oranları nedeniyle hekimlere verilen disiplin cezaları kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Elbette gereksiz sezaryen oranlarının azaltılması dünya çapında bir konu olmakla birlikte hepimizin ortak hedefidir. Çünkü normal doğum, uygun hastalarda hem anne hem de bebek için önemli avantajlar sağlar. Ancak şu gerçeği kabul etmek gerekir ki, sezaryen oranlarını cezalandırma yoluyla düşürmeye çalışmak ne tıbben ne de hukuken kalıcı bir çözüm sunacaktır.

Bir kadın doğum uzmanı, doğumun en kritik dakikalarında iki hayatın sorumluluğunu taşır. Doğum sırasında gelişebilecek omuz takılması, oksijensiz kalma, plasenta ayrılması, rahim yırtılması veya beklenmedik kanamalar saniyeler içinde geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açabilir. Böyle durumlarda hekimin önceliği istatistikleri güzelleştirmek değil, anne ve bebeğin yaşamını korumaktır.

Üstelik ülkemizde hekimler, doğum sırasında gelişebilecek komplikasyonlar nedeniyle son derece ağır malpraktis davalarıyla karşı karşıya kalabilmektedir. Yıllar süren davalar, yüksek tazminatlar ve mesleki yaptırım riski altında çalışan bir hekimin, yalnızca cezadan çekindiği için normal doğumu zorlamasını beklemek gerçekçi değildir. Bir yandan "sezaryen yaparsan ceza alırsın", diğer yandan "komplikasyon gelişirse tüm sorumluluk sana ait" anlayışı, sağlık sistemini çıkmaza sürükler.

Yazının Devamı

İsteğe bağlı sezaryen: Dünyada yaklaşımlar

Günümüzde neredeyse her iki doğumdan birisi olan sezaryen, modern tıbbın anne ve bebek hayatını kurtaran en önemli cerrahi girişimlerinden biridir. Ancak son yıllarda uluslararası boyutta olan tartışmalar, tıbbi gereklilik nedeniyle yapılan sezaryenlerden çok, herhangi bir tıbbi gerekçe olmaksızın annenin isteğiyle gerçekleştirilen "isteğe bağlı sezaryen" üzerine yoğunlaşıyor. Peki isteğe bağlı sezaryen için ülkemizde ve dünyada durum nasıl?

Aslında tek bir doğru ya da evrensel bir uygulama bulunmuyor. Ülkelerin sağlık politikaları, kültürel yapıları, hukuki düzenlemeleri ve sağlık sistemleri bu konuda farklı yaklaşımlar benimsemelerine neden oluyor.

Amerika Birleşik Devletleri'nde kadın özerkliği ön planda tutuluyor. Amerikan Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanları Birliği (ACOG), annenin sezaryen istemesi durumunda bunun nedenlerinin ayrıntılı şekilde değerlendirilmesini öneriyor. Doğum korkusu, önceki olumsuz doğum deneyimi veya pelvik taban hasarı endişesi gibi nedenler ele alındıktan sonra, anne bilgilendirilmiş onam veriyorsa ve gebelik uygun şartları taşıyorsa isteğe bağlı sezaryen uygulanabiliyor. Bununla birlikte ilk gebelikte, özellikle 39. gebelik haftasından önce isteğe bağlı sezaryen önerilmiyor.

Yazının Devamı

Gebelikte seyahat güvenli mi?

Gebelikte çoğu kadın seyahat etmek durumunda kalıyor. İş, tatil veya aile ziyaretleri gibi nedenlerle seyahat ihtiyacı olduğunda, gebelerin çoğu tedirgin olup hekiminden görüş alıyor. Peki hamilelikte seyahat güvenli midir?

Genel olarak sağlıklı ve sorunsuz ilerleyen gebeliklerde seyahat etmek mümkündür. Hatta gebeliğin ikinci üç aylık dönemi, yani 14-28. haftalar arası, seyahat için en uygun zaman olarak kabul edilir. Bu dönemde bulantılar genellikle azalmış, erken doğum riski ise henüz belirgin şekilde artmamıştır.

Gebelikte de her zaman olduğu gibi, araba ile seyahat edilirken emniyet kemeri kullanması son derece önemlidir. Kemerin alt kısmı karnın üzerinden değil, leğen kemiğinin altından geçirilmelidir. Uzun yolculuklarda ise her 1-2 saatte bir mola verilmesi, kısa yürüyüşler yapılması ve bol sıvı tüketilmesi önerilir. Bu önlemler, gebelikte artan pıhtılaşma eğilimine bağlı bacakta damar tıkanıklığı riskini azaltmaya yardımcı olur.

Yazının Devamı

Östrojen kremini yüze sürme trendi ne kadar doğru?

Son günlerde sosyal medyada menopoz sonrası cilt gençleştirme önerileri arasında dikkat çeken bir trend var: Vajinal kuruluk tedavisi için üretilen östrojen kremlerini yüze sürmek. Özellikle estriol içeren vajinal kremlerin kollajeni desteklediği, kırışıklıkları azalttığı, cildi dolgunlaştırdığı ve gençleştirdiği iddia ediliyor. Peki bu uygulamanın bilimsel temeli var mı?

Aslında östrojen ile cilt arasındaki ilişki uzun zamandır biliniyor. Menopozla birlikte azalan östrojen seviyeleri; ciltte kuruluk, incelme, elastikiyet kaybı ve kırışıklıklarda artışa yol açabiliyor. Araştırmalar, östrojenin kolajen üretimini desteklediğini ve cildin nem tutma kapasitesine katkıda bulunduğunu gösteriyor. Bazı klinik çalışmalarda topikal östrojen kullanımının cilt kalınlığını artırabildiği ve ince kırışıklıkların görünümünde iyileşme sağlayabildiği bildirilmiş. Bu nedenle son yıllarda özellikle longevity alanında ilgi ve bilginin artmasıyla, menopoz dönemindeki kadınlarda östrojenin cilt üzerindeki etkileri yeniden ilgi görmeye başlamıştır.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Vajinal östrojen kremleri yüz için geliştirilmiş ürünler değildir. Bu preparatlar vajina ve vulva dokusunun özelliklerine uygun olarak formüle edilir. Birisi mukoza yüzeyi, diğeri cilttir. Yüz derisinin yapısı, yağ dengesi, pH özellikleri ve emilim davranışı ise oldukça farklıdır. Basit bir örnekle duş jelinizi saçınızı yıkamak için kullanmanız nasıl uygun olmayacaksa, mukoza emilimi için tasarlanan ve dozlanan bir ürün, yüz gibi en önemli cilt alanı için kullanılmamalıdır.

Yazının Devamı

Kegel egzersizleri: Küçük bir alışkanlık, büyük bir sağlık kazancı

Sağlıklı yaşamın kuralları olarak egzersiz ve hareket, dengeli beslenmek ve düzenli uyumak artık tereddütsüz kabul edildi. Ancak özellikle kadınların sıkıntıya düşmeden farkında olmadığı, buna rağmen yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen bir başka konu daha vardır: pelvik taban kaslarının sağlığı. Kadınlarda gebelik, doğum ve menopoz süreciyle birlikte zayıflayabilen bu kaslar, idrar kontrolünden cinsel fonksiyonlara kadar birçok alanda önemli görevler üstlenir. Pelvik taban kaslarını güçlendirmede en etkili yöntemlerden biri ise Kegel egzersizleridir.

Kegel egzersizleri, pelvik taban kaslarının istemli olarak sıkılıp gevşetilmesi esasına dayanır. İlk bakışta oldukça basit görünen bu hareketler, düzenli uygulandığında ciddi sağlık faydaları sağlayabilir. Özellikle öksürme, hapşırma, gülme veya ağır kaldırma sırasında ortaya çıkan stres tipi idrar kaçırma şikayetlerinde belirgin düzelme sağlayabildiği bilinmektedir. Günümüzde milyonlarca kadın, yaşamlarının bir döneminde idrar kaçırma problemi yaşarken, birçok kişi bu durumu yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak kabul etmekte ve tedavi arayışına girmemektedir. Oysa pelvik taban kaslarının güçlendirilmesiyle bu şikayetlerin önemli bir kısmı azaltılabilmektedir.

Pelvik taban kasları; mesane, rahim ve bağırsakları destekleyen doğal bir hamak görevi görür. Bu kasların zayıflaması yalnızca idrar kaçırmaya değil, aynı zamanda pelvik organ sarkmalarına da zemin hazırlayabilir. Özellikle birden fazla normal doğum yapmış kadınlarda, menopoz sonrası dönemde veya fazla kilolu bireylerde bu risk daha yüksektir. Kegel egzersizleri ise bu destek sistemini güçlendirerek organların daha sağlıklı şekilde yerinde kalmasına yardımcı olur. Yaşla birlikte kollajen kuvveti ve doku elastisitesi azalırken, kadınların pelvik taban rehabilitasyonuna gösterdiği ilgi de artmaktadır.

Yazının Devamı

Yazın gelmesi ile birlikte; güneş dost mu, düşman mı?

Yaz aylarının gelmesiyle birlikte güneşli günler ve tatil planları kapımızı çaldı. Güneş ışınları günlük hormon dengemizi sağlar, mutluluk hissini artıran hormonları düzenler ve D vitamini üretimini yönetir. Ozon tabakası hasarından sonra güneş ışınlarının süzülmesi azalmış ve zararlı mor ötesi ışınlar sağlık risklerini de beraberinde getirmiştir. Bilinçsiz güneş maruziyeti, özellikle uzun yıllar içinde ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.Uzmanlar özellikle saat 11.00 ile 16.00 arasında güneş ışınlarının en dik açıyla geldiğini ve ultraviyole (UV) etkisinin en güçlü olduğu zaman dilimi olduğunu belirtiyor. Bu saatlerde uzun süre güneşte kalmak; cilt yanıkları, güneş lekeleri, erken cilt yaşlanması ve en önemlisi cilt kanseri riskini artırabiliyor. Çocuklar, açık tenliler ve hassas cilde sahip kişiler bu etkilerden daha hızlı zarar görebiliyor. Gebeler ve bazı ilaçları kullananlarda ise istenmeyen güneş lekesi oluşma riski daha da artmaktadır.Güneş yalnızca cildi değil, genel sağlığı da etkileyebiliyor. Uzun süre sıcakta kalmak sıvı eve elektrolit kaybına, tansiyon düşüklüğüne, halsizliğe ve sıcak çarpmasına neden olabiliyor. Özellikle çocuklar, yaşlılar, hamileler ve kronik hastalığı olan bireylerin yaz sıcaklarında daha dikkatli olması gerekiyor.Peki tamamen güneşten kaçmalı mıyız? Elbette hayır. Güneşten kontrollü şekilde faydalanmak mümkün. Sabah 10.00’a kadar ve akşamüstü 16.00’dan sonra güneşe çıkmak daha güvenli kabul ediliyor. Bu saatlerde kısa süreli güneş teması, D vitamini sentezi açısından da yeterli olabiliyor.Korunma yöntemleri ise oldukça basit ama etkili. En az 30 SPF koruyuculu güneş kremi kullanmak, kremi dışarı çıkmadan 20 dakika önce sürmek ve birkaç saatte bir yenilemek önemli. Şapka, güneş gözlüğü ve açık renkli ince kıyafetler de korumaya yardımcı oluyor. “Gölgede olduğum için korunmama gerek yok” düşüncesi ise yanlış; UV ışınları yansıyarak yine cilde ulaşabiliyor.Bronzlaşmanın sağlıklı görünüm olarak algılandığı dönem artık geride kalıyor. Çünkü bronzlaşma aslında cildin kendini hasardan koruma çabasıdır. Sağlıklı olan, cildimizi yakmadan ve yormadan güneşten faydalanabilmektir.Unutmayalım; güneş yaşam kaynağıdır, ama dozunda ve bilinçli olduğunda.

Yazının Devamı

Tıp Dünyası Sarsıldı: PCOS oldu PMOS

Polikistik Over Sendromu, her 100 kadının yaklaşık 10-15’ini etkileyen, yıllardır kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarının en çok karşılaştığı hormonal bozukluklardan biri olarak biliniyor. Ancak son dönemde yalnızca tedavisi değil, adı da yeniden tartışılmaya başlandı. Lancet dergisinde mayıs ayında yapılan bir deklarasyon ile hastalığın ismi değiştirildi. Bunun nedeni ise klasik “PCOS” tanımının hastalığı eksik ve zaman zaman yanıltıcı biçimde anlatmasıydı.

Bu tartışmaların ardından, dünyanın önde gelen bilim insanlarının katkısıyla hazırlanan ve The Lancet çatısı altında yayımlanan yeni bildiride dikkat çekici bir öneri gündeme geldi: Hastalığın adının “PMOS” yani “Poliendokrin Metabolik Over Sendromu” olarak değiştirilmesi.

Peki, neden böyle bir değişikliğe ihtiyaç duyuldu?

Yazının Devamı

Pelvik taban disfonksyonu: Artık daha çok konuşuyoruz

Kadın bedeni, özellikle gebelik ve doğum süreçlerinde büyük değişimler yaşar. Ancak çoğu zaman kadın bedenimde bu değişim sürecinde göz ardı edilen bir bölge vardır: pelvik taban. Mesane, rahim ve bağırsakları destekleyen bu kas grubu; idrar kontrolünden cinsel yaşama kadar pek çok önemli görevi üstlenir. Bu kasların zayıflaması ya da koordinasyonunu kaybetmesi ise “pelvik taban disfonksiyonu” olarak adlandırılır.

Birçok kadın idrar kaçırma, vajinada baskı hissi, gaz tutamama, kabızlık ya da ilişki sırasında ağrı gibi şikâyetleri “yaş ilerleyince normal”, “doğum yaptım ondan oldu” diyerek yıllarca önemsemez. Oysa bunlar pelvik tabanın yardım çağrısı olabilir.

Özellikle normal doğum yapmış kadınlarda, menopoz döneminde, kronik kabızlığı olanlarda ve fazla kilo taşıyan kişilerde risk artar. Sürekli ağır kaldırmak, kronik öksürük ve hareketsiz yaşam da pelvik tabanı olumsuz etkileyebilir.

Yazının Devamı

Anne Sütü: Gittikçe daha fazlası keşfedilen mucize

Anne sütü, bir bebeğin hayata en güçlü hazırlık ve adaptasyon aracılarından biridir. Doğanın sunduğu bu eşsiz besin, sadece karın doyurmaz; bağışıklık sistemini güçlendirir, beyin gelişimini destekler ve anne-bebek bağını derinleştirir. Bebeği beslerken hem anne hem bebeği kanserden koruyucu etkileri gösterilmiştir. İçindeki büyüme faktörleri bebeğin gelişimini sağlarken, içerdiği mikrosinyaller ile anne ve bebek arası genetik aktarıma kadar, bazısı yeni keşfedilmiş, ve bazısı henüz araştırılan farklı etkileri olur. İlk 6 ay yalnızca anne sütüyle beslenme, hem Dünya Sağlık Örgütü hem de çocuk sağlığı uzmanları tarafından özellikle önerilir.

Anne sütünün içeriği, bebeğin ihtiyacına göre zamanla değişir ve şekillenir. Gün içindeki üretim saatinde dahil, hormonların sirkadyen yani saatlik ritmine bağlı içeriğinde değişimler olmaktadır. Doğumdan sonraki ilk günlerde gelen “kolostrum” adı verilen süt, adeta bebeğin ilk aşısı gibidir. Yoğun bağışıklık hücreleri ve protein içerir, miktarı az ancak yağ oranı fazla olduğundan doyurucudur. İlerleyen günlerde süt miktarı artar ve içeriği bebeğin büyümesine uygun şekilde dönüşür ve miktarı artar. Bu nedenle “sütüm yetmiyor” kaygısı çoğu zaman yersizdir; önemli olan doğru emzirme teknikleridir.

Doğru emzirmenin temelinde, bebeğin memeyi doğru kavraması yatar. Sadece meme ucunu değil, areolanın büyük kısmını ağzına alması gerekir. Bebeğin çenesi memeye dayanmalı, dudakları dışa dönük olmalı ve emme sırasında yanakları içeri çökmemelidir. Emzirme sırasında ağrı hissediliyorsa bu genellikle yanlış pozisyona işaret eder. Anne rahat bir pozisyonda oturmalı veya uzanmalı, bebeğin başı ve vücudu aynı hizada olmalıdır.

Yazının Devamı

Kadınlarda kansızlık: Sessiz ama yaygın bir sorun

Kansızlık, genç kadınların sık görülen bir problemi. Gün içinde halsizlik, çabuk yorulma, baş dönmesi ya da saç dökülmesi yaşıyorsanız, bunun sebebi yoğun tempo olmayabilir. Bu belirtilerin altında çoğu zaman “kansızlık” yani anemi yatıyor olabilir. Özellikle kadınlarda erkeklere göre çok daha sık görülen bu durum, yoğun adet kanamalarının bir sonucu olarak, yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyen ama çoğu zaman göz ardı edilen bir sağlık sorunudur.

Kadınlarda kansızlığın en sık nedeni demir eksikliğidir. Bunun başlıca sebepleri arasında adet dönemlerinde yaşanan kan kaybı, yetersiz ve dengesiz beslenme, gebelik ve emzirme süreci yer alır. Özellikle sık doğum yapan ya da adetleri yoğun geçen kadınlarda demir depoları hızla tükenebilir. Bunun yanında mide-bağırsak hastalıkları ya da emilim bozuklukları da kansızlığa zemin hazırlayabilir.

Peki kansızlık sadece yorgunluk mu yapar? Aslında tablo çok daha geniştir. Konsantrasyon güçlüğü, çarpıntı, nefes darlığı, tırnak kırılması ve ciltte solgunluk da önemli ipuçlarıdır. Uzun süre tedavi edilmeyen anemi, bağışıklık sistemini zayıflatır ve özellikle çalışan kadınlarda performans düşüklüğüne neden olur. Kansızlık durumu ne kadar "hemoglobin" denilen test ile ölçülse de, normal hemoglobin değerlerinde dahi, demir deposundaki eksiklikler yaşam kalitesinde düşüş ve zayıf bağışıklığın sebebidir.

Yazının Devamı

Kozmetiklerdeki risk

Kozmetik ürünler günlük yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Nemlendiriciler, makyaj malzemeleri, parfümler ve saç bakım ürünleri ve şampuanlar derken, cildimiz gün boyunca çok sayıda kimyasalla temas ediyor. Ancak bu ürünlerin içeriğinde yer alan bazı maddeler, uzun vadede sağlık açısından soru işaretleri yaratabiliyor. Özellikle vücudumuzun en büyük organı olan derimizin temasla riskli kimyasalları kanımıza taşıyabileceği gözardı edilebiliyor.

Kozmetiklerin içeriğindeki bazı kimyasallar “endokrin bozucu” olarak nitelendiriliyor ve hormon dengesinde değişmelere neden olabiliyor. Parabenler, kozmetik dünyasında en çok tartışılan bileşenlerin başında geliyor. Koruyucu olarak kullanılan bu maddeler, ürünlerin raf ömrünü uzatırken, vücutta östrojen benzeri etki gösterebildiği için hormonal dengeyi etkileyebileceği düşünülüyor. Benzer şekilde fitalatlar da parfüm ve oje gibi ürünlerde sıkça bulunuyor ve endokrin sistem üzerinde potansiyel bozucu etkileri nedeniyle dikkat çekiyor.

Bir diğer önemli grup ise sülfatlar ve formaldehit salan koruyucular. Sülfatlar özellikle temizleyici ürünlerde köpük oluşturmak için kullanılırken, cilt bariyerini zayıflatıp kuruluğa ve hassasiyete yol açabiliyor. Formaldehit ise bilinen bir kanserojen olup bazı saç düzleştiriciler ve oje sertleştiricilerinde düşük dozlarda da olsa bulunabiliyor.

Yazının Devamı

Menopozda gizli düşman: Kemik erimesi

Kemik erimesi, tıbbi adıyla osteoporoz, özellikle kadınlarda menopoz sonrası dönemde sık görülen, kemiklerin zayıflayıp kırılgan hale gelmesiyle karakterize bir hastalıktır. Ancak yalnızca ileri yaşın bir sorunu değildir; genç yaşlarda başlayan bazı alışkanlıklar ve kullanılan bazı ilaçlar da ilerleyen yıllarda kemik sağlığını kötü yönde etkileyebilir.

Kemik erimesinin en önemli nedenlerinden biri yaşlanmadır. Yaş ilerledikçe kemik yapımı azalır, yıkım ise artar. Kadınlarda menopozla birlikte, kemik ypımı hormonu olanöstrojen hormonunun düşmesi bu süreci hızlandırır. Bunun dışında yetersiz kalsiyum ve D vitamini alımı, hareketsiz yaşam tarzı, sigara ve aşırı alkol tüketimi kemik yoğunluğunu olumsuz etkiler. Uzun süreli kortizon kullanımı, tiroidhastalıkları ve bazı romatolojik hastalıklar da kemik erimesine zemin hazırlayabilir.

Beslenme alışkanlıkları burada kritik rol oynar. Günlük yeterli kalsiyum alımı sağlanmadığında vücut ihtiyacını kemiklerden karşılamaya başlar. Süt, yoğurt, peynir gibi süt ürünleri ile yeşil yapraklı sebzeler önemli kalsiyum kaynaklarıdır. D vitamini ise kalsiyumun bağırsaklardan emilimini sağlar. Güneş ışığı bu vitaminin en doğal kaynağıdır; bu nedenle düzenli ve kontrollü güneşlenme önemlidir.

Yazının Devamı

D Vitamini: Tüm desteklerin baş aktörü

Temel kaynağı güneş olan D vitaminin eksikliği, modern yaşam tarzı, kapalı alanlarda geçirilen uzun saatler ve güneşten bilinçli kaçınma eğilimi, yüksek faktörlü güneş koruyucular nedeni ile giderek yaygınlaşmaktadır. D vitamini, eski klasik bilginin aksine yalnızca kemik sağlığıyla sınırlı olmayan, bağışıklık sisteminden ruh haline, kanser gelişiminden hormon dengesine kadar geniş bir etki alanına sahip önemli bir düzenleyici hormondur.

D vitamini, vücutta kalsiyum ve fosfor dengesini düzenleyerek kemik mineralizasyonunu ve kemik yapım dengesini sağlar. Eksikliğinde çocuklarda raşitizm, yetişkinlerde ise osteomalazi ve osteoporoz gelişme riski artar.

Bağışıklık sistemi üzerindeki D vitamini etkisi özellikle dikkat çekicidir. Yeterli D vitamini düzeyine sahip bireylerde enfeksiyonlara karşı direncin daha güçlü olduğu bilinmektedir. Özellikle üst solunum yolu enfeksiyonlarının, yeterli D vitamini düzeylerinde daha hafif seyrettiği ve daha hızlı iyileştiği gözlemlenmiştir. Bunun yanı sıra, D vitamini eksikliği ile depresyon, halsizlik ve kronik yorgunluk arasında da ilişki kurulmaktadır.

Yazının Devamı

Menopozda gece uyanmaları çözümsüz mü?

Gece saat 3 civarı uyanmak, tekrar uyuyamamak, perimenopoz dönemindeki kadınların en sık görülen ortak şikayetlerinden biri. Yaşam kalitesinde belki de en ciddi bozukluğun kaynağı olan gece uyanmaları, doktora başvuru sebeplerinin de başında geliyor. Çoğu zaman “sıcak basması” ile ilişkilendirilse de, aslında bu durumun arkasında daha karmaşık bir biyolojik süreç vardır.

Menopozla birlikte östrojen hormonunun azalması, beynin uyku-uyanıklık döngüsünü düzenleyen merkezlerini doğrudan etkiler. Özellikle hipotalamusun ısı kontrol mekanizması hassaslaşır. Bu nedenle vücut, küçük ısı değişimlerini bile “ateş basması” gibi algılayabilir. Gece terlemeleri ve ani uyanmalar da bu mekanizmanın bir sonucudur.

Ancak sorun sadece bu değildir. Azalan östrojen, aynı zamanda serotonin ve melatonin dengesini de etkiler. Bu da uykuya dalmayı zorlaştırır, uykunun derinliğini azaltır ve sık uyanmalara neden olur. Yani menopozdaki uykusuzluk, yalnızca fiziksel değil, nörohormonal bir süreçtir.

Yazının Devamı

Estetik Müdahaleler ve Psikoloji: Gerçekten Daha Mutlu Oluyor muyuz?

Estetik müdahalelere talep son yıllarda giderek artarken, yeni estetik işlemler de mevcut çeşitlere ekleniyor. Botoks, dolgu, cilt uygulamaları ve cerrahi işlemler artık yalnızca “lüks” değil, birçok kişi için ulaşılabilir ve sıradan hale gelmiş durumda. Peki bu değişim gerçekten daha mutlu bireyler mi yaratıyor, yoksa beklentilerle gerçekler arasında görünmeyen bir boşluk mu oluşuyor?

Öncelikle şunu kabul etmek gerekir: Estetik müdahalelerin psikolojik etkisi küçümsenemez. Kişinin aynaya baktığında kendini daha iyi hissetmesi, özgüven artışı sağlaması ve sosyal ilişkilerde daha rahat olması oldukça yaygın bir sonuçtur. Özellikle anatomik bozulmalar ve fonksiyon kaybı yaşayan kadınlarda estetik kaygıları olan kadınlarda, yapılan müdahalelerin yaşam kalitesini belirgin şekilde artırdığı bilimsel olarak da gösterilmiştir.

Ancak burada kritik nokta, beklentinin kaynağıdır. Eğer kişi estetik müdahaleyi kendi isteğiyle, kendi beden algısını iyileştirmek için yaptırıyorsa sonuçlar genellikle tatmin edicidir. Fakat sosyal medya etkisi, çevresel baskılar ya da “kusursuz görünme” arzusu ön plandaysa, müdahale sonrası memnuniyet beklenenden düşük olabilir. Çünkü estetik uygulamalar hayatın tüm sorunlarını çözmez; yalnızca belirli bir alanı iyileştirir. Bu yüzden estetik işlem talepleri, özellikle cerrahi alanda, beden algısı ile birlikte değerlendirilir.

Yazının Devamı

B12 vitamini? Sistemin önemli anahtarı

B12 vitamini, vücudumuzdaki işleyişin adeta “gizli yöneticilerinden” biridir. Özellikle sinir sistemi sağlığı, kırmızı kan hücresi üretimi ve DNA sentezi açısından vazgeçilmezdir. Ancak B12’yi asıl önemli kılan, hücre düzeyinde gerçekleşen metilasyon döngüsündeki rolüdür.

Metilasyon; hormon dengesi, bağışıklık sistemi, detoksifikasyon ve hatta ruh hali üzerinde etkili olan temel bir enzim döngü sürecidir. B12 vitamini, folat ile birlikte çalışarak homosistein düzeyini düşürür ve hücrelerin sağlıklı işleyişini destekler. Metilasyon döngüsü, vücudumuzdaki genlerin açma kapama düğmesidir aynı zamanda. Bu mekanizmanın bozulması; yorgunluk, unutkanlık, depresif belirtiler ve kardiyovasküler risk artışıylailişkilidir.

B12 vitamini doğada yalnızca hayvansal kaynaklarda bulunur. Kırmızı et, karaciğer, balık, yumurta ve süt ürünleri en zengin kaynaklardır. Bu nedenle vejetaryen ve özellikle da vegan bireylerde B12 vitamininin eksikliği daha sık görülmektedir. Bununla birlikte, yeterli alım olsa bile bazı durumlarda B12’nin bağırsaklardan emilimi bozulabilir. Özellikle ileri yaş bireylerde mide duvarının zayıflaması ile birlikte emilimi azalmaktadır, ve azalmış vitamin düzeyleri yaşlılıkta hafıza problemlerinin daha sık görülmesine neden olmaktadır.

Yazının Devamı

Gebelikte Baş Ağrısı: Alarm semptomu!!

Gebelik sürecinde kadın vücudu pek çok değişikliğe uğrar, buna bağlı olarak da farklı şikayetler baş gösterir. Bu şikayetlerin bazısı masum ve geçici olabilirken, bazıları hayati risklerin sinyalini verebilir.

Gebelikteki değişimlerin bir sonucu olarak baş ağrısı, anne adaylarının sıkça karşılaştığı şikâyetlerden biridir. Çoğu zaman hormonal dalgalanmalar, ilk aylarda tansiyonda meydana gelen düşme, yorgunluk, susuzluk ya da uyku düzensizliği gibi nedenlere bağlı olarak gelişen baş ağrıları masumdur. Özellikle ilk üç ayda görülen bu tür ağrılar genellikle yaşam tarzı düzenlemeleriyle kontrol altına alınabilir.

Ancak bazı durumlarda bu ağrılar, ciddi bir tablonun habercisi olabilir: preeklampsi, yani gebelik zehirlenmesi.

Yazının Devamı

Nefes alarak stresi yenmek mümkün mü?

Nefes almak yaşamın temeli; ancak doğru nefes almak, zihinsel sağlığımız üzerinde sandığımızdan çok daha güçlü bir etkiye sahip. Maruz kalınan çevresel stres ve belirsizlikler, bedenimizi sürekli bir “alarm” halinde tutar. İşte bu noktada nefes egzersizleri, vagus sinirimizi aktive ederek, hem hızlı hem de erişilebilir bir rahatlama tekniği olarak kolayca uygulanabilir.

Nefes egzersizlerinin psikolojik etkisinin temelinde otonom sinir sistemi yer alır. Bu sistem, sempatik (savaş-kaç) ve parasempatik (dinlen ve sindir) olmak üzere iki ana bileşenden oluşur. Vücudun dengesini regule eden otonom sinir sistemi insanı dengede tutar. Stresli anlarda sempatik sistem devreye girer; kalp atışı hızlanır, kaslar gerilir, kortizol seviyesi yükselir. Ancak kontrollü ve derin nefes alıp verme, parasempatik sistemi aktive ederek bedeni sakinleştirir. Özellikle diyaframdan alınan yavaş ve ritmik nefesler, vagus siniri üzerinden beyne “tehlike geçti” sinyali gönderir.

Bu mekanizma sayesinde nefes egzersizleri; anksiyete, panik atak, uyku problemleri ve hatta kronik stresin yönetiminde destekleyici bir rol oynar. Araştırmalar, düzenli yapılan nefes çalışmalarının kalp ritmini düzenlediğini, kan basıncını düşürdüğünü ve zihinsel berraklığı artırdığını göstermektedir. Aynı zamanda dikkat dağınıklığını azaltarak odaklanmayı kolaylaştırır.

Yazının Devamı

Suçiçeği enfeksiyonu artıyor mu?

Kızımın okulundan her gün yeni bir suçiçeği vakası haberi geliyor. Aşı reddinin artmasına ek olarak, çoğu ülkede bu aşı hastalığın aşısı 2 doz yapılırken bizim ülkemizde tek doz yapılması, muhtemelen vaka sayısını artırıyor. Son günlerde okullarda artan vakalarla birlikte suçiçeği maalesef yeniden gündemde. Çocukluk çağında çoğu zaman hafif seyreden bu hastalık, gebelik döneminde hem anne hem de bebek açısından daha dikkatli değerlendirilmesi gereken bir enfeksiyon.

Suçiçeğine Varicella Zoster Virüsü neden olur ve solunum yoluyla kolayca ve çok hızı bulaşır. Enfeksiyonun kuluçka süresi yaklaşık 7-15 gündür. Gebe bir kadın daha önce bu hastalığı geçirmemişse ya da aşılı değilse, enfeksiyona yakalanma riski taşır. Bu nedenle özellikle okul çağında çocuğu olan veya kalabalık ortamlarda çalışan gebelerin dikkatli olması önemlidir.

Gebelikte geçirilen suçiçeği, nadiren de olsa ciddi sonuçlara yol açabilir. İlk 20 haftada enfeksiyon gelişirse bebekte doğumsal anomalilere neden olabilen Konjenital Varisella Sendromu riski söz konusudur. Bu durum; cilt izleri, göz problemleri ve nörolojik gelişim sorunları ile ilişkilidir. Gebeliğin son dönemlerinde geçirilen enfeksiyon ise doğumdan hemen önce veya sonra bebekte ağır seyirli yenidoğan suçiçeğine yol açabilir.

Yazının Devamı

Dikkat! Bebeklerde gelişme geriliği

Doğumdan sonra bebeklerin düzenli takibi de tıpkı gebelikteki doktor takibi kadar önemlidir. Çocuk doktorları, özellikle yaşamın erken döneminde çocukların gelişimini pek çok açıdan değerlendirirler. Düzenli takipte rastlanan bazı gerilikler önemli hastalıkların bulgusu olabileceği gibi, önlem alınabilecek pek çok rahatsızlığın da tanınmasını sağlar.

Bebeklerin büyümesi ve gelişmesi, hem genetik mirasın hem de çevresel faktörlerin etkisiyle şekillenen hassas bir süreçtir. Ancak bazı durumlarda bebekler yaşıtlarına göre daha yavaş büyüyebilir veya beklenen gelişim basamaklarını zamanında tamamlayamayabilir. Bu durum gelişme geriliği olarak adlandırılır.

Gelişme geriliği yalnızca boy ve kilo ile ilgili değildir. Bebeğin motor gelişimi, sosyal iletişimi, konuşma becerileri ve zihinsel gelişimi de bu değerlendirmeye dahildir. Bu nedenle çocukların hekimler tarafından düzenli takip edilmesi ve gelişim basamaklarının izlenmesi büyük önem taşır.

Yazının Devamı

Gebelikte lazer epilasyon ve ev tipi lazerler güvenli mi?

Lazer epilasyon kadınların en çok talep gösterdiği dermokozmetik işlemlerin başında geliyor.Gebelik sürecinde anne adaylarının en sık sorduğu sorulardan biri de lazer epilasyonuygulamalarının güvenli olup olmadığıdır. Özellikle son yıllarda yaygınlaşan ev tipi lazercihazları bu soruyu daha da gündeme getirmiştir.

Öncelikle lazer epilasyonun çalışma prensibini anlamak gerekir. Lazer epilasyon cihazları, kılköklerindeki melanin pigmentini hedefleyen ısı enerjisi oluşturur ve kıl kökünü zayıflatmayıamaçlar. Bu etki cilt yüzeyi ve kıl kökü seviyesinde gerçekleşir; teorik olarak rahme veyabebeğe ulaşan bir enerji söz konusu değildir.

Ancak buna rağmen gebelikte lazer epilasyon genellikle önerilmez. Bunun temel nedenicihazların fetüs üzerinde zararlı olduğunun kanıtlanması değil, gebelerde güvenli olduğunugösteren yeterli bilimsel çalışma bulunmamasıdır. Tıpta özellikle gebelik söz konusuolduğunda “zararı gösterilmemiş olması” yeterli kabul edilmez; güvenli olduğunun güçlüverilerle gösterilmesi gerekir.

Yazının Devamı

Vitamin takviyelerindeki gizli tehlike

Özellikle pandemi sonrası vitamin ve takviye kullanımı hızla yaygınlaştı. Eczaneler ve market rafları bağışıklığı güçlendirdiği, enerji verdiği ya da yaşlanmayı geciktirdiği iddia edilen onlarca farklı ürünle dolu. Ürinlerin hepsinde, yen, bir derdi çözmeye yönelik içerikler mevcut. Çoğu kişi bu ürünleri “zararsız” kabul ederek kullanıyor. Oysa çoğu zaman gözden kaçan bir ayrıntı var, o da kapsüllerin sadece vitaminden ibaret olmadığı.

Her kapsül ya da tablet, aktif etken maddenin yanı sıra çeşitli yardımcı maddeler içerir. Tıpta bunlara eksipiyan denir. Bu maddeler ilacın üretilebilmesi, raf ömrünün uzaması, kapsülün kolay yutulması veya bağırsakta doğru şekilde çözünmesi için kullanılır. Ancak bazı kişilerde bu görünmeyen bileşenler çeşitli yan etkilere neden olabilir.

En sık kullanılan maddelerden biri kapsül kabuğunu oluşturan jelatindir. Genellikle hayvansal kaynaklıdır ve çoğu insan için güvenli kabul edilir. Ancak nadir de olsa alerjik reaksiyonlara ya da mide hassasiyetine yol açabilir. Bitkisel kapsüllerde ise jelatin yerine selüloz türevleri kullanılmaktadır.

Yazının Devamı

Soğukta üşütür müyüz?

Nesilden nesile aktarımı neredeyse genetik kadar kuvvetli olan kültürel bir uyarımız var: “Üzerine bir şey al, şifayı kapacaksın!” Peki, gerçekten de sadece üşüdüğümüz için mi hasta oluruz? Bilimin bu konudaki cevabı hem "hayır" hem de çok stratejik bir "evet".

Virüslerin kış festivali

Şunu te olarak söyleyebiliriz ki, soğuk hava tek başına bir hastalık kaynağı değildir. Grip, nezle veya farenjit gibi kış hastalıklarının asıl faili virüslerdir. Yani dondurucu bir havada, tamamen steril ve virüssüz bir ortamda olsanız, teorik olarak sadece donarsınız ama "şifayı kapmazsınız". Ancak soğuk hava, bu mikropların yayılması için mükemmel bir zemin hazırlar.

Yazının Devamı

Doğum şeklinde kim söz sahibi?

Eğer gebe kaldıysanız muhtemelen şu soruyu defaten duyacaksınız: “Normal mi düşünüyorsun, sezaryen mi?”

Masumca görünen bu soru, toplum baskısının ve annelik ölçüm cetvelinin ilk kıstasıdır. Çünkü cevabınızla birlikte görünmez bir değerlendirme başlar. Vajinal doğum isteyen “cesur”, sezaryen isteyen ise çoğu zaman “kolaycı” ilan edilir. Peki, çocuk doğurmanın, içinde bir insan büyütüp çıkarıp tüm sorumluluğu almanın “kolay” yolu olması mümkün müdür?

Bazı anneler doğumdan gerçek anlamda korkar. Saatler süren sancıdan, kontrolünü kaybetmekten, acıdan, sayısız komplikasyon ihtimalinden ve normal doğumun ön görülemezliğinin taşıdığı sayısız artmış risklerden… Bazıları daha önce zor ve travmatik bir doğum yaşamıştır. Bazıları yıllarca süren infertilite tedavilerinden sonra elde ettiği gebelik ile ilgili risk almak istemez.

Yazının Devamı