TBB’den kritik sempozyum: Yeni ekolojik gündem ve yaşam hakkı masaya yatırıldı
Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu, ekolojik gündem, hak mücadeleri ve hukuki düzenlemeleri tartışmak üzere TBB binasında bir sempozyum düzenledi.
Türkiye Barolar Birliği (TBB) Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu’nun öncülüğünde “Yeni Ekolojik Gündem, Haklar, Mücadeleler ve Hukuki Düzen” başlıklı sempozyum düzenlendi. TBB binasında gerçekleştirilen etkinlikte, ekolojik krizin hukuki boyutları, yaşam hakkı, çevresel faktörlerin insan sağlığı üzerindeki etkileri, su hakkı ve doğal varlıkların korunması gibi temel başlıklar ele alındı.
Sempozyumunun moderatörlüğünü Av. Ahmet Erdem Ekmekçi üstlenirken, konuşmacılar arasında Prof. Dr. Çiğdem Çağlayan, Doç. Dr. Ozan Ercan Taşkın ve Levent Aryüz yer aldı.
Prof. Dr. Çiğdem Çağlayan, yaşam hakkı ihlalinden çevre felaketi konusu ile ilgili açıklamalarda bulundu.

Bilimsel bilginin toplumdan kopuk olmaması gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Çiğdem Çağlayan, “Ürettiğimiz bilginin halktan kopuk olmaması, özellikle de halk sağlığı alanında çalışırken büyük önem taşıyor. Bu nedenle bilimin değişime öncülük etmesi gerekiyor. Sağlık yalnızca biyolojik bir mesele değildir. Eğitim, yaşam ve çalışma koşullarından bağımsız değildir ve sağlığın sosyal boyutuna dikkat çekilmelidir. Küresel ekosistem, iklim değişikliği gibi pek çok faktör sağlığı etkilemektedir. Çevre–sağlık etkileşimi doğrudan sağlık üzerinde etkili olabilir; insanların akut zehirlenmeler yaşamasına neden olabilir. Çevresel faktörler hastalıklara zemin hazırlayabilir ve ölümlerin önemli bir kısmının çevreyle bağlantılı olduğu ortaya konmuştur. Hastalıklarla ilgili olarak bu gerçeklerin göz önünde bulundurulması gerekir” şeklinde konuştu.
“KALKINMA ADI ALTINDA TOPLUM SAĞLIĞI RİSKE ATILIYOR”
Çağlayan, şöyle devam etti:
“Çevresel adalet, hava ve temiz su gibi temel ihtiyaçların herkes için eşit ve adil biçimde dağıtılmasını ifade eden bir kavramdır. Yaşam hakkı, devletin bu konuda gerekli yasal ve idari tedbirleri almasını zorunlu kılar. Bu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi yaşam hakkının ihlali anlamına gelir ve devletin bağımsız ve etkili bir soruşturma yürütmesi gerekir. Devletin çevresel risklere karşı üç temel sorumluluğu bulunmaktadır: düzenleme yapmak, toplumu bilgilendirmek ve önleyici tedbirler almak. Bu süreçte sanayinin neden olduğu riskler de büyük önem taşımaktadır. Ekolojik ve insan sağlığının sınırlarını aşan bir sanayileşme anlayışı, kalkınma adı altında toplum sağlığını tehdit eder hale gelmektedir.”

Doç. Dr. Ozan Ercan Taşkın da hak konusuyla ilgili olarak şunları söyledi:
“İşçi hakları, kadın hakları ve çevre haklarının devletin sorumluluğudur. Suç, bugün bu şekilde inşa edilmiştir. Bu durumu yalnızca suçlular değil, mağdurlar da bu şekilde ifade ediliyor. Klasik ikilemde katı ve sert eleştiriye açık bir çerçeve kurulmuş, bu durum orta sınıfı okşarken alt sınıfı ise görünmez kılmıştır. Alt sınıf kadınlar mağduriyetlerini ifade etmekte çok daha fazla zorlanmaktadır. Bu bağlamda eleştirel kriminoloji devreye girmektedir. Çevre suçlarının en büyük failleri ise çoğu zaman devletlerdir. Pozitif hukukun ceza hukuku ile sınırlandırılması, normatif olmayan bir ikilem yaratmakta ve bu ikilem sürekli değişmektedir. Çevre suçlarıyla ilgili çalışmalarda yalnızca teknik ve hukuki çerçeveyle sınırlı kalınması, çevre suçlarının sürekliliği karşısında bizi yetersiz bir noktaya düşürmektedir.”
ÇEVRE SUÇLARINDA ADALETİ KİME İŞLİYOR?
Taşkın, Yeşil kriminolojinin sorunsuz bir alan olmadığını, ancak buna rağmen çevre suçlarına ilişkin hukuki söylemin ağırlığını artırdığını belirterek, “Bu yaklaşımda egemen söylemin değil, mağdur söyleminin merkeze alınması gerekiyor. Çevre suçlarının yalnızca yoksul ülkelere özgü olduğu yönündeki algının hatalı ve bunun mutlaka değiştirilmesi gerekiyor. Bu bağlamda hukukun dönüştürücü yönünün yeniden ele alınması gerekiyor. Çevre hukuku alanına geçişin gecikti, mevcut düzenlemelerin ise oldukça gürültülü ve karmaşık bir normatif yapı oluşturdu. Ayrıca çevre ceza hukukunun uygulamada seçici bir biçimde işletiliyor.Sanayi ve siyasal etkilere bağlı olarak kimi zaman davaların açıldığını, kimi zaman ise hiç açılmadığını söyleyebiliriz” dedi.

Levent Aryüz ise şu ifadelere yer verdi:
“Canlı türlerinin yok edilmesi, özellikle deniz ekosistemi için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Durumu doğru değerlendirebilmek için tüm unsurları detaylı şekilde incelememiz gerekiyor. Ekolojik sıkışma ve bilinçli yönetim konularına odaklanacağız. Denizlerin farklı yapıları ve taşımacılık bantları, ekosistemin işleyişinde önemli rol oynuyor. Maalesef bazı balık türleri artık yok olma noktasına geldi. Denizlerimizde biyolojik çeşitliliğin yaklaşık yüzde 60’ını kaybettik. Ben bir biyolog değilim, ama yaşadıklarımızı gözlemliyorum.”