Medyada sessiz suikast: Kulis, mobbing ve ekmek kavgası

Bu hafta bana gelen bir okur yorumundan değil, bizzat yıllardır bu mesleğin mutfağında dirsek çürütmüş bir medya işçisi olarak tanıklık ettiğim, kanayan bir yaradan bahsedeceğim

Medyada sessiz suikast: Kulis, mobbing ve ekmek kavgası

Meslektaşımdan gelen o sessiz feryat beni bu yazıyı yazmaya itti.

Hiçbir mesleki kusuru yokken, bir gecede işinden edilen o ses; "Neden çıkarıldığımı anlamıyorum?" diye sorduğunda, ekmek kavgasına düşenlerin hep belli bir kesim olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleştim.

Bu kavgada asıl kaybedenler, maalesef kavga etmeyenler, sadece işini yapmaya çalışanlar oluyor.

Bir defasında buna benzer bir konuyu bir büyüğümle konuştuğumda ona şu soruyu sormuştum:

"Bu makamların temsilcisi olan insanlar bu haksızlığı neden görmüyorlar?"

O da bana aynen şunu söyledi:

"O büyük makamların bu temsilciliklerden bir farkı yok, yansımasını farklı bekleme!"

*

Öyle lügat parçalamaya, teorik etik dersleri vermeye hiç gerek yok.

Çünkü durum sandığınızdan çok daha can yakıcı.

Medya dünyasında son yıllarda öyle bir "sessiz infaz" kültürü türedi ki, düşman başına!

İŞİNİ YAPMAK DEĞİL, "BİRİYLE" İYİ GEÇİNMEK!

Meslektaşlarımız işlerini yapmadıkları için değil, tam tersine işlerini "fazla iyi" ve bağımsız yaptıkları için ya da sadece belli bir güç odağının kişisel beklentilerine uymadıkları için bir gecede kapının önüne konulabiliyorlar.

Bir insanın on yıllarını verdiği mesleki birikimi, bir yöneticinin veya kurum içindeki bir lobinin iki dudağı arasındaki şahsi husumetine kurban ediliyor.

Bakın, bugün iş arama platformlarına, kariyer sitelerine...

Bir girin, sayfalar dolusu feryat göreceksiniz.

Hepsi pırıl pırıl, liyakatli, işinin delisi insanlar...

Peki neden oradalar?

İşlerini yapmadıkları için mi?

Hata yaptıkları için mi?

Hayır.

Çoğu, o meşhur "kulis insanlarının" şahsi hesaplarına kurban gittikleri için orada.

"SENİ GÖRÜNMEZ YAPMA" SANATI

Sektörün en sinsi, en bel altı yöntemi bu:

Psikolojik tecrit.

Seni doğrudan kovmuyorlar; çünkü tazminat var, hukuki sorumluluk var.

Onun yerine seni o ofisin içinde "görünmez" kılıyorlar.

Fikrin sorulmuyor, yaptığın işler sümen altı ediliyor, masan en köşeye itiliyor...

Sesin var ama duyulmuyor.

Tipik bir mobbing hikayesi bu.

Amaç belli.

Seni o kadar bezdirsinler ki, "Yeter artık!" deyip kendi elinle istifanı verip gidesin.

O pırıl pırıl beyinleri, sadece birileriyle "iyi geçinmediği" kisvesi altında işte böyle solduruyorlar.

*

Hadi eğri oturalım doğru konuşalım.

Koridorlarda iş üretmek yerine mesai arkadaşının ayağını kaydırmak için fısıldaşan o "kulisçiler" yok mu...

İşte asıl düşman onlar.

Bir insanın on yıllarını verdiği emeği, bir yöneticinin iki dudağı arasındaki şahsi husumetine peşkeş çekmek ne vicdana sığar ne de profesyonelliğe.

Kimse yapılan işin kalitesine bakmıyor; "Bizim takımdan mı, bize biat ediyor mu?" sorusu her şeyin önüne geçmiş durumda.

EKMEKLE OYNAMAK BU KADAR UCUZ OLMAMALI!

Üzücü olan ne biliyor musunuz?

Kimse haksızlıklar üzerinden elinden ekmeği alınan o insanların arkasında durmuyor.

Birkaç kişinin sahip olduğu o kontrolsüz güç, koca bir çoğunluğun emeğini bir çırpıda yutabiliyor.

İnsanları işinden etmek, onları haksızlıklarla baş başa bırakmak bir güç gösterisi değil, bir acizliktir.

Netice itibarıyla; Okur temsilcisi olarak bu köşeden haykırıyorum:

Medya, kimsenin şahsi egolarını tatmin edeceği bir oyun parkı değildir!

Bir medya işçisinin en büyük kalkanı liyakati olmalı; kiminle kahve içtiği ya da kimin grubuna dahil olduğu değil.

Bugün bir meslektaşının "görünmez" kılınmasına sessiz kalanlar, yarın sıranın kendilerine geleceğini unutmasınlar.

Hem de sıra onlara geldiğinde sistem, hak yolunda ve oldukça "adil" işler.

Şüphesiz...

*

OKURLARIMIZIN SESİNE KULAK VERELİM

Bu hafta gelen yorumlara şöyle bir uzaktan bakınca şunu görüyorum: Aslında hepimiz aynı gemideyiz ve hepimiz aynı "hakikat" susuzluğunu çekiyoruz. Kimi okurumuz Tamer Korkmaz’ın Uğur Mumcu yazısının altına bir dedektif gibi şerh düşmüş, kimi engelli vatandaşlarımızın şehir içindeki "görünmez çilesine" isyan etmiş, kimi de sağlığımızı emanet ettiğimiz o ince çizgide bizi uyarmış.

Aslında okurumuz şunu diyor: "Bize masal anlatmayın, gerçekleri cesurca konuşun." İster Trump’ın Davos’taki yel değirmenleri olsun, ister elektrikli traktörün tarlaya inme hayali... Hepsinin merkezinde "güven" ve "şeffaflık" arayışı var.

Sizlerden gelen her bir yorum, aslında bizim yayın mutfağımızdaki en büyük pusulamız. Şimdi gelin; sağlıktan siyasete, ekonomiden toplumsal vicdana kadar sizin gözünüzden haftanın kısa bir özetine beraber bakalım.

*

ÇOBAN ARMAĞANI!

KÖŞE YAZARI: ENVER BALTAŞ 24 OCAK 2026

“...Bitkisel ürünler, insanlık tarihi boyunca geleneksel tıpta ve doğal yaşam kültürlerinde önemli bir yer tutmuştur. Azgın teke otu, çörek otu, incir çekirdeği, defne, yaban mersini, köknar sakızı ve çam sakızı; farklı coğrafyalarda, farklı amaçlarla kullanılan ve zengin biyoaktif bileşenler içeren doğal kaynaklardır.”

“45 gündür kullanıyorum faydasını gördüm başarılarının daim olmasını dilerim.”
Mehmet Köse

“Bunlarla ilgili bilimsel çalışma var mı 10 yıl gibi süre lazım.” - Hamdi

Geleneksel kullanım bilgisi, bilimsel kanıtın yerini tutmaz; ancak bilimsel araştırmalar için bir başlangıç noktası olabilir. Yazarımız burada; doğal ürünlere kültürel bir çerçeve çiziyor.

*

ÜMİT YURTKURAN UYARDI: “HACAMAT SEMPTOMLARI HAFİFLETEBİLİR, HASTALIK TEDAVİSİ DEĞİLDİR”

MUHABİR: BÜŞRA SAĞLAM 25 OCAK 2026

Yeni Ankara yazarı Ümit Yurtkuran, Yeni Ankara TV’de her Cumartesi ve Pazar saat 11.00’de yayınlanan “Önce Sağlık” programında, Büşra Sağlam’ın konuğu oldu. Programda hacamatla ilgili yanlış bilinen noktalara dikkat çeken Yurtkuran, bu yöntemin hastalıkları tedavi etmediğini, yalnızca bazı semptomları hafifletebileceğini vurguladı.

-“Sayın Ümit Hocam, sizi uzun zamandır takip ediyorum. Sağlık alanında emek vererek, sağlığa nasıl doğru bir zaviyeden bakmamız gerektiğini çok değerli bilgilerle anlatıyorsunuz. Sizin gibi cesur, yürekli ve bilgili hocaların çoğalması dileğiyle, saygılarımla.”
İsmail Topaloğlu


Bir kez daha hatırlatalım; alternatif ve geleneksel yöntemler, tıbbi tedavinin yerine geçmez. Bu tür uygulamalar ancak hekime danışılarak, bilimsel çerçevede ve kişisel sağlık durumu gözetilerek değerlendirilmelidir. Amacımız, yöntemleri yüceltmek ya da tümüyle reddetmek değil; yanlış beklentilerle sağlık riski oluşmasını önlemektir.

*

DAVOS’TA BİR "DON KİŞOT" VE TRUMP’IN YEL DEĞİRMENLERİ

KÖŞE YAZARI: SİMA GÜLESER POLAT 25 OCAK 2026

“Don Kişot, yel değirmenlerini dev sanacak kadar kendi hayaline inanan bir şövalyeydi. Davos’ta sahneye çıkan Trump da farklı değildi.Görünen o ki, Davos’a "bir daha da gitmeyecekler" kervanı iyice kalabalıklaşıyor.

-“Don Quixote Trump'ın egosantrik ve manipülatif karakterini çok iyi anlatmışsınız.Tebrikler.”

Ceyhan Yürekli'ye güzel yorumu ve güzel Türkçesi için teşekkür ederim.

*

YANKI ODASI’NDAN ÇIKANLARIN BAŞINA NELER GELİYOR?
KÖŞE YAZARI: SİMA GÜLESER POLAT | 28 OCAK 2026

“...Siyasi yapımız iyice tuhaflaşmaya başlamadı mı? Aynı masalardan farklı farklı sesler geliyor… Kimse kimseyi dinlemiyor… Türkiye’de toplumsal zemin, uzun zamandır iki devasa ‘yankı odasına’ bölünmüş durumda…”

-“Güzel bir özet olmuş, elinize sağlık… Lakin ‘optik çarpıtma’ 20. yüzyıla ait bir kavram. Daha güncel bir kavram kullanılabilirdi; örneğin ‘kurgusal gerçeklik’ ya da ‘algoritmik yönlendirme’ gibi.” - Ercan Şen

Değerli okurumuz Ercan Bey'e kavramsal önerisi için teşekkür ederim. “Optik çarpıtma” ifadesini, merhum Deniz Baykal’ın siyasete bıraktığı o çarpıcı kavramsal miras üzerinden, bilinçli bir tercih olarak kullandım. Bugün elbette çağ değişti; artık yalnızca metaforlarla değil, doğrudan gerçeğin kendisiyle karşı karşıyayız. Yankı odaları artık bir benzetme değil, ölçülebilir, yönlendirilebilir ve algoritmalarla tahkim edilmiş bir gerçeklik alanı.

*

OTUZ ÜÇ YIL SONRA: KONFORLU YALANLARA KARŞI, BİR KEZ DAHA GERÇEKLER

KÖŞE YAZARI:TAMER KORKMAZ 26 OCAK 2026

“...İşkence ettiler, sonunda ‘Öldürdüm’ dedim. Oysa, olayla hiçbir ilgim yoktu. Cinayet günü İstanbul’da düğünüm vardı. Ankara’ya hiç gitmemiştim! Bu çarpıcı sözler, “Uğur Mumcu’yu Ben mi Öldürdüm?” başlıklı bir kitap yazan (Ocak 2014) Abdülhamit Çelik’e ait.”

-“Emekli Hv. Kor. Gen. Erdoğan Karakuş’un, Mossad ve FETÖ yapılanmasını açıkça işaret eden ciddi açıklamaları vardı. ‘Belgeleriyle savcılığa gideceğim’ dedi. O programdan sonra konu bir daha gündeme gelmedi. Başka bir ülkede aylarca konuşulurdu.Uğur Mumcu son dönemde İsrail-PKK ilişkisi ve içerideki uzantıları üzerine çalışıyordu. ‘İran neden öldürsün?’ sorusu bence hâlâ en kritik soru.” - Ufuk Birkan

-“Devletin ‘çok gizli’ dosyaları vardır. Yıllar geçmesine rağmen hakikatler neden açıklanmıyor? Bu suikastın arkasındaki birçok isim hâlâ dışarıda ve rahat.” - Ogün

-“Dosya İran’a ve İslami kesime yıkılarak kapatıldı. Ankara sokakları provoke edildi. Buna rağmen toplum bu provokasyona gelmedi.” - Ercan Şen

-“Güldal Mumcu iki dönem milletvekilliği yaptı. Cinayet neden yeterince araştırılmadı ya da araştırılamadı?” - S. Kalfa

Uğur Mumcu suikastı, Türkiye’nin sadece bir faili meçhulü değil; aynı zamanda gazetecilik, siyaset ve devlet hafızasıyla ilgili ortak bir sınavıdır. Yazarımız Tamer Korkmaz’ın yazısına gelen okur yorumlarında,özellikle emekli bir generalin kamuoyuna açık bir platformda yaptığı açıklamaların akıbetinin belirsiz kalması, “iddia doğru mu?” sorusundan önce “neden takip edilmedi?” sorusu dikkat çekici. Şeffaflık ilkemiz gereği şunun altını çizmek gerekir:
Bu yayın organı, iddiaları kesin hüküm gibi sunmaz; ancak iddiaların neden araştırılmadığını sorgulamayı da görev bilir. Okurun talebi de tam olarak budur.

*

BU AZGINLIĞIN SONU NEREYE VARIR?

KÖŞE YAZARI: TAMER KORKMAZ 27 OCAK 2026

“...ABD’nin Afganistan ve Irak’taki işgallerine destek veren Kanada, şimdilerde işgal edileceği korkusuyla ‘direniş modeli’ olarak Taliban’ı örnek alacakmış! Kaderin cilvesi, işte budur.”


-“Artık doymayan canavar, kendi evlatlarını yemeye başladı. İnşallah beter olurlar diyeceğim ama bunlar yine bir şekilde anlaşır; olan Venezuela’ya, İran’a, Irak’a, Filistin’e, Afganistan’a, Sudan’a, Somali’ye, Libya’ya ve benzeri mazlum ülkelere olur. Trump’ın ABD’nin borçlarını bu çevrelerden tahsil etmeyi düşündüğünü sanıyordum; ancak onu Venezuela ve Grönland gibi başlıklarla başka yöne çektiler gibi geliyor. Yazınız için teşekkür ederim.” - Ufuk Birkan

-“Zalimler için yaşasın cehennem.” - Yusuf Koçak

-“‘Zalimler zulmeder, kader adalet eder.’ Âmennâ. Elinize, yüreğinize sağlık kıymetli üstadım.” - İdris Aksoy

-“Gerçekten harika bir yazı. Özellikle son bölüm, bana göre sonun başlangıcına işaret ediyor.” - Ykhvc

-“İlahi adalet eninde sonunda tecelli eder. Elinize sağlık.” - Esra

-“Ne söyler Yunus Emre: ‘Sular hep aktı geçti… Zulüm ile abad olanın, akıbeti berbat olur.’ Günümüzün firavunları bunlar.” - Nurten Atalay

Tamer Korkmaz’ın bu yazısına gelen yorumlarda, küresel güç ilişkilerinin ahlaki ve tarihsel sonuçlarına dair güçlü bir ortak vurgu öne çıkıyor. Okur, tek tek aktörlerden ziyade sistematik güç kullanımının yol açtığı adaletsizlikleri sorguluyor. Yayın ilkelerimiz gereği, görüşleri kesin hüküm olarak sunmadan; eleştirinin nedenlerini ve dayandığı tarihsel hafızayı görünür kılmayı kamusal tartışma açısından önemli görüyoruz.

DERİN DUVAR’DAKİ O TUĞLALARI ÇEKMEYE VAR MISINIZ?

KÖŞE YAZARI: TAMER KORKMAZ 29 OCAK 2026

“Uğur Mumcu’nun bundan 39 yıl önce, Müslüman ülkelerin şeriat ile yönetilmesini amaçlayan Rabıta örgütünü yazdığı kitabı, kendisinin neden hedef alındığının en önemli kanıtıdır.”
Bu satırlar, Uğur Mumcu’nun katledilişinin 33. yıldönümünde Cumhuriyet gazetesinin manşetinde yer alan bir anonstan… Okuyucularını, 33. yılda bile “narkozlamayı” görev edinmiş bir kalemin ürünü olan bu yaklaşım, gerçeği aydınlatmaktan ziyade sislemeyi tercih eden bir zihniyetin özetidir.


-“Arı kovanına çomak sokan yazılarınızı takdir ediyorum. Ancak Ergenekon kumpasları gibi süreçlerde, sizden daha düşük profilli bazı yazarların başına gelenlerin size gelmemesi hep merakımı çekmiştir. Bu ironi değil, samimi bir sorudur.” - Muzahir Çamlı

-“‘Biz muhaliflerimizi de kendimiz üretiriz’ anlayışı, gizli örgütlerin ve masonik yapıların çalışma tarzına uygundur. Kim kazanırsa kazansın, kazananın hep aynı güç olduğu fikri tesadüf değildir.” - Ahmet Atılgan

-“Soru işaretleri çok Tamer Bey… Bu isimlere neden hâlâ dokunulamıyor? Sizden başka da kimse bunları yazamıyor.” - Nurten Atalay

-“Tarihe not düşülecek kadar güçlü bir yazı. Gerçekleri bu denli açık yazabilen nadir gazetecilerdensiniz.” - Ykhvc

Okuyucularımızın yazıya yorumları, Uğur Mumcu dosyasının hâlâ neden tam anlamıyla konuşulamadığını ve bazı isimlerin neden dokunulmazlık zırhı içinde kaldığını yeniden hatırlatıyor. Okurun talebi açık: Yeni iddialar değil, eski soruların peşinin bırakılmaması gerekir.

*

ENGELLİ BİREYLERE BASIN ENGELİ NE ZAMAN KALKACAK?

KÖŞE YAZARI: HASİBE BOZTEPE 26 OCAK 2026

“...Engellilerin basında yeterince yer almaması, Türkiye’nin en kronik medya sorunlarından biri olmaya devam ediyor. 365 günün yalnızca 7-8 gününde hatırlanıyoruz. 3 Aralık Dünya Engelliler Günü ve 10-16 mayıs engelliler haftası geldiğinde ekranlar bir anda “duyarlılık” moduna geçiyor.”

-“Görme engelli bir birey olarak sizi tebrik ediyorum. Engelli sorunu ancak bu kadar net ve doğru ifade edilebilir. Emeğinize, kaleminize, yüreğinize sağlık.” - Mehtap Düzyurt

-“Yazdıklarınızı büyük bir keyifle ve dikkatle okuyorum. Çok önemli konulara doğru, net ve anlaşılır yaklaşıyorsunuz. Birçok kişinin sesi oluyorsunuz.” - Aylin Torun

-“Toplumun yaklaşık %10’unu oluşturan engellilerin, haberlerde %1 bile yer almıyor oluşu Türk basını açısından gerçekten içler acısı.” - Süleyman

Hasibe Boztepe’nin yazısına gelen okur yorumları, engellilerin medyada görünmezliğinin bireysel bir algı değil, yaygın ve ortak bir deneyim olduğunu ortaya koyuyor. Okurlarımızın dikkat çektiği temel mesele, engellilerin yalnızca belirli gün ve haftalarda hatırlanması değil; yılın geri kalanında sistematik biçimde yok sayılması. Bu tablo, sorunun duyarlılık eksikliğinden ziyade, doğrudan medyanın temsil politikalarıyla ilgili olduğunu bir kez daha gösteriyor.

ENGELLİ BİREYLERİN ŞEHİR İÇİ ULAŞIM ÇİLESİ NE ZAMAN BİTECEK?

KÖŞE YAZARI: HASİBE BOZTEPE 28 OCAK 2026

“...Gidemediğin yer senin değildir” der Roma kralları. Bu nedenle imparatorluğun her yerine yollar yapmışlardır.
Bu sözden hareketle sormak gerekir: Şehirlerde, engelli bireylerin “bizim” diyebileceği ne kadar alan var?
Engellilerin şehir içi ulaşım sorunları; günlük bağımsız hareket etme, işe gitme, eğitim alma ve sosyal hayata katılma haklarını doğrudan kısıtlayan en kritik engellerden biri olmaya devam ediyor... ”

“Adana gibi bir büyükşehirde erişilebilirlik diğer metropollere göre çok daha sınırlı. Metro istasyonlarında sarı kılavuz çizgiler yok, belediye otobüslerinde sesli anons bulunmuyor. Kaldırımlar ve kamusal alanlar fiziksel erişilebilirlik açısından neredeyse işlevsiz. Çalışmalar ve şikâyetlere rağmen sorunlar devam ediyor. Bu yazınızla kanayan bir yaraya parmak basmış oldunuz.” - İsmail

Engellilerin hakları ertelenmeyecek kadar önemli. Ancak ne yazık ki bugün, engellilere ayrılan alanlar çoğu zaman bilinçsiz ve duyarsız kişiler tarafından işgal ediliyor. Sarı kılavuz çizgilerin üzerine park edilen araçlar, engelli alanlarında kulaklıkla oturup etrafı görmezden gelenler bu duyarsızlığın en somut örnekleri. Daha da niceleri... Sorun sadece altyapı eksikliği değil; aynı zamanda toplumsal farkındalık ve sorumluluk eksikliği.

*

KÜRESEL EKONOMİK SİSTEM ÇÖKÜYOR - 1

KÖŞE YAZARI: MUSTAFA ÖZVER 26 OCAK 2026

“...Telefonunuzdaki borsa uygulamasını açın ve gümüşün fiyatına bakın. Baktınız mı? Tamam, şimdi o ekranı sakince kapatın. Çünkü az önce bir yanılsamaya tanıklık ettiniz. Eğer ekrandaki rakamın gümüşün gerçek değeri olduğunu düşünüyorsanız, size ‘satılık kelepir bir köprümüz var’ diyebilirim. :) Şaka bir yana...”

-“Gümüş yok, kâğıt var yani. Bence altın da öyle. Her şey balon.” - Kevser

Yazarımız Mustafa Özver’in kaleme aldığı yazı dizisinin ilk bölümü, özellikle emtia fiyatları ile gerçek değer arasındaki fark üzerine yapılan vurgu nedeniyle okurların dikkatini çekti. Gelen yorum, piyasalara dair bu sorgulamanın okur nezdinde karşılık bulduğunu gösteriyor.

*

YERLİ VE MİLLİ ELEKTRİKLİ TRAKTÖR NE ZAMAN TARLAYA İNECEK?

KÖŞE YAZARI: DR. MEVLÜT ŞAHİN 26 OCAK 2026

“...İlk yerli ve millî elektrikli traktör üretim projesi; proje ortağı ve uygulayıcısı ZY Teknoloji (Önder Yol ve Ziraat Girişim Sermayesi ortaklığıyla kurulmuştur), Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü (TAGEM) ortaklığı ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nin katkılarıyla hayata geçirilmişti.”


-“Sayın hocam; çiftçimiz için en büyük ve yıpratıcı gider olan yakıtta tasarruf, çiftçiyi rahatlattığı kadar gıda enflasyonunun düşmesi neticesiyle biz tüketicileri de rahatlatacaktır. İhmal edilmeden öncelikler arasına alınıp hayata geçirilmesi gereken en elzem konudur. Tespitinizin ve yazınızın inşallah makes bulması dileğiyle Mevlüt hocam... Selamlar.”
Ecz. Hakan Bölükbaşı

-“Mevlüt Bey çok önemli bir konuya değinmişsiniz, tebrik ederim. İnşallah TOGG’daki başarı elektrikli traktörde de gerçekleşir. Motorinin yüksek fiyatı nedeniyle bu proje daha da hayati hâle geldi.” - Dr. İsmail Bozkurt

-“Teşekkür ederim Sayın Baş Müfettişim. Temenninize tüm kalbimle katılıyorum. Her gün değişen ekonomik ve siyasi gündem içinde elektrikli traktör projesinin gündemden düşmemesini temenni ederim.” - Dr. Mevlüt Şahin


Okur yorumlarının yalnızca yayımlanmakla kalmayıp, yazar tarafından doğrudan yanıtlanması, bu platformda yazıların tek yönlü bir anlatı olarak değil, karşılıklı bir fikir alışverişi zemini olarak ele alındığını gösteriyor. Okurdan gelen katkılar, yazının bağlamını genişletirken; yazarın cevabı da konunun canlılığını koruyor.

*

MİRASIN GÖLGESİNDE BİR ÇÖKÜŞ
YENİ ANKARA GENEL YAYIN YÖNETMENİ: HASAN TAŞKIN 30 OCAK 2026

“...Ocak 2026’da kamuoyuna yansıyan soruşturma, sadece magazin değeri olan bir ‘ünlüler dosyası’ değildi. Abdi İbrahim gibi köklü bir kurumun adının dolaylı da olsa bu çerçevede anılması, meseleyi bireysel bir hatanın ötesine taşıdı. Çünkü burada tartışılan yalnızca bir genç adamın zaafı değil; servetin, mirasın ve hazırlıksız veliahtlığın yarattığı kırılganlıktı.”

-“Çok ince ve hassas dokunuşlarla bir hastalığın hem teşhisi hem de tedavisi yazılmış. Tebrikler Hasan Bey, elinize, yüreğinize sağlık.” - Ahmet Zorluoğlu

Okurumuzun da yazıda altını çizdiği nokta tam olarak budur: mesele bir isim değil, bir sistemdir.

SON SÖZ

Bu hafta, yorumlarınızı tek tek inceleyerek, içime sinen bir düzen içinde aktarmaya çalıştım. Eleştirileriniz, sitemleriniz, tepkileriniz ve destekleriniz… Hepsi, gazeteciliğin en kıymetli malzemesi.

Biz çuvaldızı her zaman kendimize batırırız; sorun olmaz.
Ama sizlerden bir ricam olacak:
Yorumlarınızı yazarken güzel Türkçemizi mümkün olduğunca özenli kullanalım.
Bazen öyle bozulmuş bir halde geliyor ki, ne demek istediğinizi anlamak için epey çaba sarf ediyoruz. Yine de vazgeçmiyoruz; çünkü sizlerin sesi bizim yönümüz.

Unutmayın:
Gazetecilik, haberi yayınladıktan sonra susmak değildir.
Okurun nefesi, haberin devamıdır.

Sima Güleser Polat — Okur Temsilcisi