Ankara basını bir "şube" değil
İçişleri Bakanlığı’nın geçtiğimiz günlerde Tersane İstanbul’da gerçekleştirdiği ve Bakan Çiftçi’nin yapay zeka destekli yeni güvenlik mimarisini anlattığı buluşma, sadece teknolojik bir dönüşümü değil, medyadaki derin bir "temsil" krizini de gündeme taşıdı.
Ankara basın buluşması adı altında kurgulanan ancak şehrin yerel dinamiklerini ve asıl mutfağını dışlayan protokol düzeni, beraberinde haklı bir mesleki tepkiyi getirdi.
Tam da bu noktada, Ankara basınının mutfağından gelen ve sektörün her aşamasında emeği bulunan Yeni Ankara İmtiyaz Sahibi Ali Çetin, bu tabloyu "hem bakan hem basın adına bir ayıp" olarak niteleyerek önemli bir şerh düştü.
Çünkü sahaya değmeyen, sokağı okumayan, mesleğin mutfağından geçmeyen bir yapının "basını temsil etmesi" zaten karşılığı olan bir şey değil.
Aslında Ali Çetin’in eleştirisindeki en kritik nokta, kavramların birbirine karıştırılması. Bakanlığın buluşmasında yer alan isimlerin mesleki kariyerleri bir yana; eğer bir toplantının başlığı "Ankara" ise, o masada bu şehrin sokaklarını, bürokrasisini ve siyasi kulislerini her gün soluyan Ankara gazetecilerinin olması beklenir.
İstanbul merkezli yapıların Ankara temsilcileri üzerinden kurduğu bir diyalog, Ankara’nın öz sesini değil, çok daha başka bir durumu temsil eder.
Belki de aradan geçen bir filtreyi...
Ankara medyasını sadece bir "şube" gibi gören bu protokol anlayışı, ne yazık ki anlatılan projelerin samimiyetini de gölgeliyor.
Ali Çetin’in, bu toplantıya dair söylediği şeyler, basın hiyerarşisinin nasıl bir yapısal çarpıklığa dönüştüğünü de gösteriyor. Çetin toplantılara ilişkin "Sayın Bakan, Ankara basın buluşması adı altında İstanbul basınının Ankara temsilcileri ile buluştu. Sonra da İstanbul basın buluşması adı altında temsilcilerin ağababaları ile buluştu." dedi.
Çok da yerinde bir serzeniş...
Çünkü, siyasetin kalbi olan Ankara'da, şehrin öz evladı olan basın yerine İstanbul basınının Ankara temsilcileriyle yetinilmesi; Ankara’nın medya gücünü ve siyasi merkez olma vasfını protokol nezdinde zayıflatıyor hatta çoğu zaman da yok sayıyor.
Sonuç olarak; temsil, bir yerlerde karşılığını kaybetmişse orada artık bir "basın"dan değil, sadece kendi içine kapalı bir "çevre"den söz edilebilir.
Ankara’nın hafızasını taşıyan gazetecileri görmezden gelen her adım, iletişimi sadece merkezden yürüyen bir şeye çeviriyor.
Ali Çetin’in bu çıkışı, aslında Ankara medyasının yerel bir birim değil, siyasetin ve medyanın asıl merkezi olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Tüm ayrıştırmalara rağmen...
Haberin detayına bakalım:
İÇİŞLERİ BAKANLIĞINDAN YENİ "GÜVENLİK PARADİGMASI": SUÇ KAYNAĞINDA KURUYACAK!
EDİTÖR: ESRA SARI - 25 NİSAN 2026
"... Tersane İstanbul'da basın temsilcileriyle buluşan Bakan Çiftçi, artık suçun sadece kaydını tutan değil, yapay zeka ve yüksek teknolojiyle suçu henüz oluşmadan engelleyen bir mimariye geçildiğini vurguladı. Özellikle Gülistan Doku davasına ilişkin verilen müfettiş görevlendirmesi ve okul güvenliği kararları toplantıya damga vurdu."
“Sayın Bakan, Ankara basın buluşması adı altında İstanbul basınının Ankara temsilcileri ile buluştu. Sonra da İstanbul basın buluşması adı altında temsilcilerin ağababaları ile buluştu. Ne Ankara'da Ankara basını vardı ne de İstanbul'da İstanbul basını vardı. Bu durum hem bakan adına hem de basın adına çok ayıp.”
Ali Çetin - Yeni Ankara İmtiyaz Sahibi
*
DİĞER HABERLERİMİZLE DEVAM EDELİM. BAKALIM OKURLARIMIZ BİZLERLE NE PAYLAŞMIŞ:
*
“OVERDOSE” MEDIA!
KÖŞE YAZARI: TAMER KORKMAZ - 25 NİSAN 2026
"... “Yandaş” ve “Yoldaş” Medya sınıflandırmaları üzerinden medya değerlendirmesi yapmak sadece yüzeysel değil yanıltıcı da olacaktır. Medya bahsinin derinine inenler yahut “Kayıkçı Kavgası” yapanların arka kapı ilişkilerine zum yapanlar…
-Yeşilçam’ın unutulmaz “Durun siz kardeşsiniz!” repliğini mırıldanmaktan kendilerini alamazlar! Vaktiyle, şu “Ön Cephe Adamı” Yunus Nadi “Overdose Matbuat”ı sembolize eden bir isimdi. Peki, ya günümüzde? Yayınlarıyla zihinleri uyuşturan, kitleleri uyutan “Turkish Overdose Media” var!"
“Aynı tiyatro daha fecaat bir biçimde yine oynanıyor! Ama maalesef ilgilenmesi ve gereken tedbiri, uyarıları yapması gerekenler yine uyuyor ve oralı olmuyor bile! Acep nedendir, bir bilen varsa yazsın lütfen. Kaleminize ve emeğinize sağlık Tamer Bey.” - Ufuk Birkan
“Sana kavuşturan Rabbimize şükür. Kurbağalar her zaman ürksün. Var ol.” - Ahmed Yahya
“Bizde Batı kulüpçülüğü mü ABD severlik mi artık ne derseniz o bitmez. Bizim NATO'ya girişimiz asıl büyük problem, sonrasında olanlar malum. Türk siyasi hayatı defolarla dolu.”Yasemin Tokgöz
“Ve bu medya kollanan malum takımlarla diğerlerinin pozisyonunu eşit tutuyor. Ortada bir suç örgütü var resmen ve hiçbir şey olmuyor. Her şey onlara serbest.” - Kürşat
“Hiç duyulmamış gerçekleri bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz. Dediğiniz gibi nesilleri uyutmaya çalışan medya güç sahiplerinin kafalarını nasıl kuma gömdüklerini görüyoruz.”Esra
Medyanın genlerimize kadar işlediği bu günlerde, bu tarz aydınlanmalar iyi geliyor. Ancak diğer yandan da ne kadar tekelci bir hayatta var olmayı başararak bugünlere gelmişiz akıl alır gibi değil. Ekranlar hala Tamer Korkmaz'ın işaret ettiği o isimlerle dolu.
Her şey aslında tüm çıplaklığıyla biliniyor; buna rağmen neden hala susulduğunu, neden bunca şeye göz yumulduğunu biz de anlamakta zorlanıyoruz. Bizim gibi sadece işine odaklanan, hiçbir odağa sırtını dayamayan gazeteciler için bu sessizlik, mesleki bir hayret konusundan öteye geçemiyor maalesef.
*
Tamer Korkmaz'ın 30 Nisan 2026 tarihinde kalem aldığı "LEOPARIN BENEKLERİ DEĞİŞMEZ" başlıklı yazısına gelen yorumlarda dikkat çekici bir yaklaşım var. Bizi her zaman yorumları ile takibiyle destekleyen Esra Hanım, Yeni Ankara ile hemhal olduğunu bir kez daha gösterdi. Öncesinde Tamer Korkmaz ne yazmış bir bakalım:
"... Üç gün önce, 27 Nisan elektronik muhtırasının on dokuzuncu yıldönümüydü. Sadece üç gazetenin ilk sayfasında iki üç sütunluk ve dahi sıradan bir şekilde hatırlanan bir 27 Nisan 2007! Ezcümle… O dönemde yaşananları “unutturmaya çalışanların” amaçlarına ulaştığını söyleyebiliriz. Evet, bu durumun muhalif gazetelerin işine gelmediği aşikardır. Bununla birlikte, iktidar yanlısı olan veya öyle görünen medyanın (ekseriyetle) 27 Nisan E-muhtırasının “hak ettiği şekilde” hatırlatılması veya irdelenmesi gibi bir dertlerinin olmadığı da bir gerçektir."
“Öncelikle bu zihin açıcı gerçeklere bu kadar az yorum gelmesini anlamıyorum. Yeni Ankara gazetesinin yazılarınızı daha fazla reklam etmesi lazım. Çünkü ne kadar kişiye ulaşırsa o kadar kişinin kafasında şimşek çakabilir. İktidara yakın medya ile ilgili yazdıklarınıza aynen katılıyorum; hedefler unutulunca hatırlatılması gereken önemli olaylar göz ardı ediliyor.”
Esra
Esra Hanım’ın bu dikkati ve Yeni Ankara’ya olan güveni gerçekten çok kıymetli. Kendisi aslında çok temel bir noktaya parmak basıyor: Toplumsal hafızayı diri tutmak. Yazarlarımızın bu zihin açıcı tespitlerinin daha geniş kitlelere ulaşması konusundaki önerisi, bizim için bir temenniden öte, omuzlarımızdaki sorumluluğu hatırlatan bir görev gibi. Teşekkürler.
*
SÜPER EMEKLİ NASIL OLUNUR? 76 BİN TL MAAŞ ALAN SÜPER EMEKLİ KİM?
MERYEM ZELAL DİREKÇİ - HABER MÜDÜRÜ - 26 NİSAN 2026
"...Toplumda "süper emekli" olarak adlandırılan ve aylık geliri 76 bin TL’yi aşan kesimin bu rakamlara nasıl ulaştığı ise ekonomi gündeminin bir numaralı maddesi haline geldi. Peki, günümüz şartlarında süper emekli nasıl olunur ve bu sistemin tarihsel kökeninde neler yatıyor?"
“Ankara'nın saygın medya kuruluşundan bir talebimiz var. Çalışan memurlara verilen seyyanen artışın emekli memurlara da verilmesi ve 1. dereceden emekli olan memurlara verilmeyen 3600 ek gösterge konusunda siz medya mensuplarından bizlere destek vermenizi bekliyoruz.” - Yüksel
Sahiden bir zamanlar süper emekliler vardı; Türkiye'nin şanslı kesimlerinden biri olarak tarihe geçtiler. Günümüzde bu kavram yerini "süper fakirlere" bırakmış gibi. Ülkemizde sadece çok emekliler için adalet arayışı temel meselesi haline geldi.
Şunu not düşmem şart; asıl mesele memur ve işçi emeklisinin ortak adalet beklentisinde gizli. Ankara’nın nabzını tutan bir yayın organı olarak, sadece "şanslı" azınlığın değil, hakkını arayan her emeklinin sesi olmaya devam edeceğiz. Yüksel bey de dahil herkesin sesi olmaya devam edeceğiz.
*
ATAKULE VE KARUM'A NE OLDU?
KÖŞE YAZARI: SİMA GÜLESER POLAT - 26 NİSAN 2026
"... 1990’ların sonu ve 2000’lerle birlikte alışkanlıklar değişti. Tek bir merkez etrafında dönen hayat dağıldı. Yeni semtler, yeni AVM’ler, yeni buluşma yerleri çıktı. Pasajlar geri çekildi... Yerini büyük, kapalı ve kendi dünyasını kuran yapılara bıraktı."
“Karum’daki otopark sorunu ve etkinlik alanının yeterince aktif kullanılmaması, ayrıca foodcourt alanının bulunmaması AVM’nin dinamiğini düşürüyor. Buna ek olarak, Atakule’nin daha çok lüks mağazalara hitap etmesi ve yine yeterli bir food court alanına sahip olmaması nedeniyle, alternatif AVM’ler daha fazla tercih ediliyor. Bu durum da her iki AVM’nin müşteri trafiğini ve cazibesini azaltıyor.” - Didem Yılmaz
Ankara’nın simge yapılarının neden "tenhalaştığını" sorguladığım bu yazı, okurlarımızdan nokta atışı analizlerle karşılık buldu. Didem Yılmaz’ın otoparktan yemek alanlarına kadar sıraladığı her bir eksik, aslında o eski ruhun neden modern tüketim hızına yenik düştüğünü anlatması yazıyı tamamlar nitelikte olmuş.
*
Tam bu noktada farklı bir açıdan yorum yapacağım...
OKURUN DİLİ, HABERİN ÖNÜNÜ KAPATIRSA...
Muhabirimiz Tuğçe Şurak'ın 6 Mart 2026 tarihli haberine bakalım önce. Mart ayında Bodrum'da yaya geçidinden karşıya geçmeye çalışan 79 yaşındaki turizmci Murat Murathanoğlu, bir beton mikserinin çarpması sonucu maalesef hayatını kaybetmişti. Bu acı olayın ardından aylar sonra gelen bir yorum, aslında bakış açımızdaki çarpıklığı özetliyor:
"Magandalar memleketindd yaya geçidinden geçme hakkım var diye dikkat etmeden geçmemeli. Bu ders olsun. bari." - M. Rauf yılmaz
Bu habere yorum ise 28 Nisan günü geldi. Okuyucumuz "dikkatli olma" konusunda kendi penceresinden haklı olabilir ancak üzerinde durmadan geçemeyeceğim: Bu feci kaza kime ders olacak? Tabii ki toplumu kastediyor kendisi... İşte tam burada özellikle önemsediğim bir mesele devreye giriyor: dilimiz.
Bu konuya daha önce de değindim; çünkü bu sayfada en çok dikkat ettiğim şeylerden biri anlaşılabilirlik...
Benzer bir durum yazarımız Doç. Dr. Zeynep Aslı Kaplan'ın 28 Nisan 2026 tarihli "KOZMETİKLERDEKİ RİSK" başlıklı yazısında da yaşandı. Zeynep Hanım yazısında şöyle diyordu:
"...Kozmetiklerin içeriğindeki bazı kimyasallar 'endokrin bozucu' olarak nitelendiriliyor ve hormon dengesinde değişmelere neden olabiliyor. Parabenler, kozmetik dünyasında en çok tartışılan bileşenlerin başında geliyor."
Bu yazıya gelen yorum ise şöyle:
“Halkın kolayca anlaya bileceği halkın kolayca anlaya bileceği kelimeler Lecümleler kursanız daha hayırlıdır, kullanılsn kelimeleri anlamak için sözlük taşıyacak halde değil❌ iz lütfen... Kolaylaştırın zorlaştırmayın...”
Görüldüğü üzere okuyucumuzun Türkçe yazımı, eleştirdiği içeriğin önüne geçiyor. Kimi zaman anlatım bozuklukları ya da imla hataları, anlatılmak istenenin geri planda kalmasına neden olabiliyor. Yazarlarımızdan sadelik beklerken, okurlarımızın da derdini daha anlaşılır anlatması bu sayfayı daha güçlü kılıyor. Bu iki yorumu, özellikle bu noktaya dikkat çekmek için aynen paylaşıyorum. Yanlış anlaşılmak istemem ama dilimiz, kendimizi anlatma biçimimiz.
*
Diğer haberlerimize gelen yorumlarla devam edelim:
ANKARA’DA SAKURA ŞENLİĞİ: DİKMEN VADİSİ’NDE BAHAR RENKLERİ
MUHABİR: İPEK NECMİYE ÇAKIR - 29 NİSAN 2026
"... Ankara’da bahar, bu kez Sakura çiçekleriyle karşılandı. Ankara Büyükşehir Belediyesi Kadın ve Aile Hizmetleri Dairesi Başkanlığı’na bağlı kadın lokallerinin katılımıyla düzenlenen Sakura Şenliği, 29 Nisan’da Dikmen Vadisi’nde gerçekleştirildi."
“Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Sayın Mansur başkana, bu güzel organizasyonu düşünen ve emeği geçen herkese teşekkürler. Bahar, hayatın başlaması ve yeniden canlanma demek... Biz kadınlar, umutla ve neşe ile birlik beraberlik içinde bu şenlikte yer almaktan dolayı çok mutluyduk. Kadınlar lokallerinin, kadının hayatın içinde aktif bir varoluş sergilemesi ve hayat boyu öğrenerek üretebilmesi için çok kıymetli hizmetleri var. Hepimiz adına lokal müdürümüz sayın Elif hocamıza da sonsuz teşekkürler.” - Gülay Tabaru
“Başta ABB olmak üzere emeği geçen herkese ve Elif hocamıza çok teşekkür ederiz, harika bir organisazyondu, tekrar istiyoruz böyle etkinlikleri, çok keyifli ve eğlenceliydi.” - Aynur
“Harika bir şölendi. Öncelikle Büyükşehir Belediye başkanımıza ve şenliğin gerçekleştirilmesinde katkısından Çankaya Hanımlar Lokali idarecisi Elif Hocama teşekkür ediyor alkışlarla kocaman kocaman kucaklıyorum.” - Huriye Yücel
Bahar kime iyi gelmez ki.. Artması dileğiyle...
Konusu açılmışken bir şeyler eklemek istiyorum. Dikmen Vadisi, Ankara'nın merkezinde büyük alana yayılmış yıllanmış bir orman artık; çok güzel. Ama geçen hafta gittiğimde işletme eksikliği beni rahatsız etti. Belediye hizmetlerinde anlamadığım bir "oba" ve "çadır" kültürü var, bir türlü vazgeçemiyoruz. Evet, bu bir çeşitlilik olabilir; ama Dikmen Vadisi'nde yağ kokusu içinde kalmış tek bir yere mecbur kalmak çok da hoş olmuyor.
Eskişehir'de Sazova Parkı'na gittiyseniz eğer bilirsiniz; her türlü ihtiyaca hizmet eden birçok işletme var, üstelik temiz ve güvenli... Dikmen Vadisi, fiyatları yüksek tek bir işletmeyi insanlara dayatmamalı. Bir de eklemeliyim ki; o limonlu dondurmanın içinde keşke limon olsa, külahları da küf kokmasa...
SON SÖZ
Son bir not düşmeden bitirmeyeyim...
Yorumlarınız bu sayfanın ruhu.
Ama bazen öyle bir dil kullanılıyor ki, anlatmak istediğiniz şey geri planda kalıyor.
Oysa derdiniz kıymetli.
Söylediğiniz şey önemli.
Biraz daha özen, biraz daha dikkat...
İnanın yazdığınız her cümle çok daha güçlü hale gelecek.
Çünkü bu sayfa sizinle var.