Bizans'tan Osmanlı'ya Ayasofya'nın 1500 yıllık mimari evrimi
Ayasofya'nın cami olması kararının üzerinden tam 6 yıl geçti. 1500 yıllık ulu mabedin Pagan döneminden günümüze uzanan tarihi serüveni nasıldı? Detaylar haberimizde.
Bilmeniz gerekenler: İstanbul'un sembol yapısı Ayasofya, Danıştay 10. Dairesi'nin 10 Temmuz 2020 tarihindeki iptal kararıyla yeniden asli vakfiyesine kavuşarak ibadete açılmasının 6. yıl dönümünü kutluyor. Bin 500 yılı aşan köklü bir geçmişe sahip olan bu anıtsal mabet, tarihsel süreçte Doğu Roma İmparatorluğu'nun baş katedrali, Osmanlı İmparatorluğu'nun ulu camisi ve Cumhuriyet döneminin müzesi olarak hizmet verdi. Fatih Sultan Mehmet Han'ın 1453 yılındaki fethin hemen ardından hazırlattığı vakfiye senedi, yapının mülkiyet hakkının ve cami olarak kullanım zorunluluğunun en büyük hukuki dayanağını oluşturuyor.

Türkiye'nin ve dünya kültür tarihinin en müstesna yapılarından biri olan anıtsal mabet, Ayasofya'nın cami olması yönündeki tarihi kararnamenin 6. yıl dönümünde tüm yönleriyle ele alınıyor. Başkent Ankara'da idari, hukuki ve akademik çevreler tarafından yayımlanan anma mesajları, 10 Temmuz 2020'de netleşen bu tarihi adımın medeniyet tarihindeki ağırlığını bir kez daha tescilliyor. 86 yıllık müze döneminin ardından asli kimliğine rücu eden ulu mabet, antik çağlardan modern ulus-devlet yapısına uzanan çok katmanlı hafızasını bünyesinde barındırmaya devam ediyor.
AYASOFYA'NIN CAMİ OLMASI KARARI TARİHİ ARKA PLANINDA NELERİ BARINDIRIYOR?
Sivil toplum kuruluşlarının yirmi yılı aşkın süre yürüttüğü hukuki mücadelenin ardından Danıştay 10. Dairesi, 10 Temmuz 2020 tarihinde 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını oy birliğiyle iptal etmişti. Mahkeme, tapu kayıtlarına dayanarak Ayasofya'nın özel hukuk tüzel kişiliğini haiz "mazbut vakıf" niteliğindeki Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı'nın mülkiyetinde olduğunu kesin olarak tespit etti.

Aynı gün yayımlanan 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile mabedin yönetimi Diyanet İşleri Başkanlığı'na devredildi. 24 Temmuz 2020'de kılınan ilk cuma namazıyla taçlanan bu dönüşüm, Ayasofya'nın cami olması sürecini modern hukukun evrensel mülkiyet prensipleriyle mühürledi. Bugün, 10 Temmuz 2026 itibarıyla bu kararın üzerinden tam 6 yıl geçmiş bulunuyor ve mabet hem bir ibadet merkezi hem de küresel bir kültürel miras olarak varlığını sürdürüyor.
İMPARATORLUKLARDAN GÜNÜMÜZE AYASOFYA'NIN ÜÇ MİMARİ EVRESİ NASIL ŞEKİLLENDİ?
Bugün İstanbul'un tarihi yarımadasını domine eden görkemli yapı, tarihsel süreçte aslında aynı alan üzerine üst üste inşa edilmiş üçüncü Ayasofya'dır. İlk Ayasofya, İmparator I. Konstantin'in oğlu İmparator II. Constantius tarafından yaptırılarak 15 Şubat 360 tarihinde ibadete açıldı ancak 404 yılındaki halk ayaklanmasında yakılarak yok oldu. İmparator II. Theodosius tarafından mimar Rufinus'a inşa ettirilen ikinci Ayasofya ise 10 Ekim 415'te açıldı; ne var ki bu mabet de Doğu Roma tarihinin en kanlı sivil ayaklanması olan 532 yılındaki Nika İsyanı sırasında küle döndü. Otoritesini yeniden tesis eden İmparator I. Jüstinyen, dönemin ünlü bilim insanları Tralles'li Anthemios ve Miletos'lu İsidoros'u görevlendirerek bugün ayakta olan üçüncü yapıyı inşa ettirdi ve mabet 27 Aralık 537'de görkemli bir törenle kapılarını açtı.
FATİH SULTAN MEHMET'İN VAKFİYE HUKUKU AYASOFYA STATÜSÜNÜ NASIL KORUDU?
Konstantinopolis'in 29 Mayıs 1453'te Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedilmesi, dünya tarihi kadar Ayasofya'nın akıbeti için de radikal bir milat oldu. Şehre muzaffer bir komutan olarak giren Fatih Sultan Mehmet, harap durumdaki mabedin derhal temizlenerek camiye dönüştürülmesini emretti ve 1 Haziran 1453'te ilk cuma namazı kılınarak yapı "Cami-i Kebir" statüsü kazandı.

Genç padişah, mülkü "Ebu'l Feth Sultan Mehmed Vakfı" envanterine tescil ettirerek, buranın kıyamete kadar cami dışında bir amaçla kullanılmasını kesin olarak yasaklayan ünlü vakfiyesini hazırlattı. Osmanlı devlet aklı, içerideki Hristiyan ikonaları ve insan tasvirlerini tahrip etmek yerine üzerlerini ince kireç tabakaları veya perdelerle kapatarak asırlar boyunca korunmalarını sağladı. Mimar Sinan’ın 16. yüzyılda eklediği devasa payandalar ve minareler ise binanın statik dengesini kurarak yapının yıkılmadan günümüze ulaşmasına imkan tanıdı.