TMMOB üyeleri Ankara'da tehlikeyi gördü! Gelecek için çözüm önerileri masaya yatırıldı

TMMOB Maden Mühendisleri Odasında "Doğal Kaynaklar Sempozyumu"nda doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı konuları tartışıldı, "Doğal kaynaklar tüm insanlığın mirasıdır" denildi.

TMMOB üyeleri Ankara'da tehlikeyi gördü! Gelecek için çözüm önerileri masaya yatırıldı

TMMOB Maden Mühendisleri Odası öncülüğünde gerçekleştirilen Doğal Kaynaklar Sempozyumunda, sektör profesyonelleri ve akademisyenleri bir araya geldi. Doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı konuları ele alındı. Çevre ve İklim Değişikliğinden Sorumlu PM Üyesi Baran Bozoğlu, “Gerçeklikle özveri arasındaki uçuruma benzer bir dönemi yaşıyoruz” dedi.

Doğal kaynaklar konusunda sürdürebilir bir üretim anlayışının herkes tarafından benimsenmesi gerektiğine dikkat çeken Bozoğlu, şunları söyledi:

“YAŞADIĞIMIZ DURUM, 600 YIL ÖNCEKİ AVRUPA’YA ÇOK BENZİYOR”

Bugün yaşadığımız durum, 600 yıl önceki Avrupa’ya çok benziyor; o dönemdeki gibi, engizisyon mahkemelerinin ve gerçeklikten kopmuş cadı avlarının yapıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Şimdiki tabiriyle ‘post-truth’ dediğimiz, gerçeklikle özveri arasındaki uçuruma benzer bir dönemi yaşıyoruz. O dönemde olduğu gibi, onlarca insan, cadı oldukları iddiasıyla işkenceye uğradı ve öldürüldü. Ne yazık ki, şu an Türkiye’deki atmosfer de o karanlık dönemi aratır şekilde. Hukuk ve adaletin yok olduğu, bilimden kopmuş süreçlerle karşı karşıyayız. Sosyal medya ve basın üzerinden toplum manipüle ediliyor.

“ÜRETİM ARTIŞI VE ENERJİ TÜKETİMİ”

Ancak, orta çağ karanlığından insanlar yalnızca üniversitelerin aydınlatmasıyla çıkmadılar; tıpkı bugün TBMM ve burada yapılan sempozyum gibi bilim çevrelerinin, değerli insanların doğruyu arayışında birleşmesiyle aydınlığa kavuştular. 1660’ta Londra’da kurulan bilim derneği veya 1666’da Fransa’da kurulan bilim akademisi gibi yerlerde, doğruyu bulmak için akademik çalışmalarla sorgulama yapılmıştı. O dönemde bilimsel doğruları arayan insanlar, bugün bizlerin doğruyu haykırarak açlık ve yoksulluğa karşı mücadele etmeye çalışırken, TMMOB’nin de o karanlık dönemlere karşı durarak doğruyu savunmaya devam ettiğini unutmamalıyız. 1980’lerde mal ve hizmet üretimi 250 milyar dolar civarındayken, bugün bu rakam 6 trilyon doları geçmiş durumda. Öte yandan enerji tüketimi de 13 trilyon kalori iken, şu anda bin 500 trilyon kaloriye ulaşmış durumda. Bu veriler oldukça önemli çünkü insanlık nüfusu o döneme göre 14 kat daha azken, üretim 840 kat, enerji tüketimi ise 115 kat artmış durumda. Aslında bu durumu bir uzay mekiği örneğiyle benzetebiliriz. İşte doğal kaynakları konuştuğumuz bu sempozyumun temel meselesi de, insanın ihtiyaçları ile dünyanın ve doğanın sundukları arasındaki büyük açıdır.

“SON 20 YILDA SEL FELAKETLERİ 800 BİNDEN FAZLA CAN ALDI”

22 Nisan Dünya Günü ise, 1970’li yıllarda kabul edilen ve dünya için önemli bir dönüm noktası olmuştur. Kapitalist üretim araçlarının ve neoliberal politikaların, insanları nasıl yoksulluğa sürüklediğini, büyük bir açlık, yoksulluk ve doğal kaynaklara erişim sorunu yarattığını görmekteyiz. Bir grup insanın zulüm ve sefalet içinde yaşamaya devam ederken, emekçilerin ve yoksulların yaşam alanlarına erişimde büyük zorluklar yaşadığı bir dünyayla karşı karşıya kaldık. Musluklarından temiz suya ulaşamayan insanların bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz. Son yapılan raporlara göre, son 20 yılda sel felaketleri nedeniyle 800 binden fazla insan hayatını kaybetti, yüz binlerce insan yerinden yurdundan oldu. Bu tür sorunlar, kapitalist ekonomi biçiminin dünyayı büyük bir felakete sürüklediğini açıkça gösteriyor. Şu anda vakit kaybetmeden, halktan, emekten, doğadan yana, sürdürülebilirlik ilkelerini esas alan yeni bir üretim anlayışına ihtiyaç duyduğumuzu çok net bir şekilde görebiliyoruz.

Toprağın suya haset olduğu gibi, bugün burada kürsüden sizlere Türkiye’nin AKP dönemiyle ne kadar doğal afetlerle karşı karşıya kaldığını, bunların nasıl yapay afetlere dönüştüğünü anlatacağım. Özellikle suyun aşırı tüketimi, müsilaj probleminin kaynağı ve yüzde kırktan fazla fiziki su kaybı gibi sorunlarla karşı karşıyayız. Ürettiğimiz değerlerin ve verdiğimiz vergilerin bizlere geri dönmeme sorunu yaşadığını hepiniz çok iyi biliyorsunuz. Ancak burada vurgulamak istediğim nokta şu: AK Parti’nin yönetim anlayışı, özellikle kendisinden farklı düşünen, kendisiyle aynı görüşte olmayan yerel yönetimleri büyük bir baskı altına almıştır. Doğal hayatı ve halk sağlığını korumaya çalışan belediyelerimiz, temiz su ve sürdürülebilir üretim sağlamak için gösterdikleri çabayı, Cumhurbaşkanlığı ofislerinin engellemeleri ve SMOR kadrolarının baskılarıyla karşı karşıya kalmıştır. Ne yazık ki, bu anlayışla yönetilmeye devam ediyoruz.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz, doğal kaynakların tüm halkın ve gelecek kuşakların ortak malı olduğuna dikkat çekerek şunları söyledi:

“DOĞAYA MÜDAHALE İNSANLIK VE ÇEVRE İÇİN TEHDİT OLUŞTURMAMALIDIR”

Bu kaynaklar tüm toplumsal yapının ve bizden sonraki kuşakların ortak hakkıdır ve hiç kimse bu kaynaklar üzerinde mülkiyet talep edemez. Biz mühendisler, mimarlar ve şehir plancıları, toplumsal ihtiyaçlara ve insan gereksinimlerine çözüm üretebilmek için teknik bilgimizi kullanarak doğaya müdahale eden meslekler icra ediyoruz. Bu müdahale, insanlığın ve doğal yaşamın geleceğini tehdit etmeyecek şekilde yapılmalıdır. Bu bilinçle, TMMOB ve bağlı odalar, bu sorumluluğu yerine getirmek için sanayileşme, kalkınma ve üretim politikalarının insan hayatına ve çevreye zarar vermeden planlanması ve uygulanması adına bilimsel ve teknik aklı insanlığın ve doğanın yararına kullanma çabasını sürdürmektedir.

Ülkemizde uygulamaya sunulan madencilik faaliyetleri, kimyasal tesisler, nükleer santraller, HES projeleri, çimento fabrikaları, atık yakma tesisleri, boru hatları ve dere yatakları ile kıyı kenarları, tarım alanları ve ormanlara yapılan müdahaleleri titizlikle izliyoruz. Bu konularda bilimsel toplantılar düzenliyor, uzman arkadaşlarımızın hazırladığı raporları kamuoyuyla paylaşıyor, gerektiğinde hukuki süreçler başlatıyor ve toplumsal duyarlılığı artırmaya çalışıyoruz.

“DOĞAL KAYNAKLARIN YOK EDİLMESİNİN SORUMLUSU KÜRESEL KAPİTALİZM”

Ülke politikalarının doğayı ve halkın geleceğini gözeterek şekillendirilmesi için tüm örgütsel gücümüzle faaliyet yürütüyor, ekolojik dengeyi tehdit eden tüm uygulamalara karşı mücadele ediyoruz. Bu sempozyum da işte bu sorumluluk bilinciyle gerçekleştirdiğimiz çalışmaların bir parçasıdır. Günümüzde canlı ve cansız doğa büyük bir bozulma süreci yaşamaktadır. Yaşam alanlarımız hızla yok edilmekte, küresel iklim değişikliği, kuraklık, nükleer tehdit, endüstriyel ve gürültü kirliliği, su, hava ve toprak kirliliği, ormansızlaşma ve tarım alanlarının daralması gibi sorunlar giderek artmaktadır. Sağlıksız, ranta dayalı ve plansız sanayileşmenin bir sonucu olarak ölümcül sağlık sorunları, açlık ve yoksulluk yalnızca insanları değil, tüm canlı yaşamı tehdit etmektedir. Doğal çevrenin bu denli yok edilmesinin en büyük sorumlusu küresel kapitalist sistemdir. Bugün ‘küresel kapitalizm’ olarak adlandırılan ve bilinen adıyla emperyalizm, yalnızca insan emeğini değil, doğal kaynakları da kontrolsüz ve sınırsız biçimde sömürmeyi ve kârı artırmayı temel alır. Özellikle 1980’li yıllardan itibaren, sosyalist bloğun çöküşünden önce başlayan süreçte, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada egemen olan ‘kamu yararı’ ve ‘kamu sağlığı’ gibi kavramlar ortadan kaldırılmış, yerlerine ‘rekabet’, ‘verimlilik’ ve ‘piyasa’ gibi kavramlar getirilmiştir. Bu anlayış doğrultusunda geliştirilen politikalar, 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesinden itibaren ülkemizde de kesintisiz biçimde uygulanmaktadır.

“SU, TİCARİ BİR DETAY HALİNE GELDİ”

1980’li yıllardan itibaren uygulamaya sokulan bu politikalar, 23 yıllık AK Parti iktidarı döneminde tamamen kurumsallaşmış ve derinleşmiştir. Özelleştirme, piyasalaştırma, serbestleştirme ve kuralsızlaştırma adı altında hayata geçirilen politikalar, ekonomik ve kamusal önceliklerin tersine dönmesine neden olmuştur. Bu süreçte, ülkemizdeki tüm doğal kaynaklar, tabiat güzellikleri, tarihsel ve kültürel miraslar, korunması gereken ve bizden sonraki kuşaklara aktarılması gereken varlıklar olarak değil, ticari olarak değerlendirilmesi gereken unsurlar ve ekonominin bir türevi olarak görülmeye başlanmıştır. Bu süreç, sadece şehirlerin özelleştirilmesiyle, sağlık, sosyal güvenlik ve eğitim gibi sosyal hizmetlerin ticarileştirilmesiyle sınırlı kalmamıştır. Kıyıların yağmalanmasından orman arazilerinin satışına, sit alanlarının yapılaşmaya açılmasından özelleştirilmesine, tarihi kentlerin sular altında bırakılmasından kentsel dokunun kaybedilmesine kadar geniş bir çerçevede yıkıcı sonuçlar yaratılmıştır. En temel yaşam kaynağımız olan su dahi ticari bir detay haline getirilmiş ve yönetimi, IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların denetimine sokulmuştur.

Maden Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu ve Sempozyum Düzenleme Kurulu Başkanı Ayhan Yüksel de, doğal varlıkların tüm insanlığın ortak mirası olduğunu bildirdi, konuşmasında ifadelere yer verdi:

“DOĞAL VARLIKLAR TÜM İNSANLIĞIN ORTAK MİRASIDIR”

Topraklarımız, tarlalarımız, meralarımız, ormanlarımız, denizlerimiz, akarsularımız ve atmosferimiz gibi doğal varlıklar, ekosistemin ve dünya üzerindeki yaşamın vazgeçilmez kaynaklarıdır. Bu doğal kaynakların oluşumunda hiçbir sınıfın ya da zümrenin emeği ve katkısı yoktur. Bu nedenle doğal varlıklar, ülke halklarının ve hatta tüm dünya halklarının ortak malıdır. Kaynakların kullanımında esas olan da bu ortaklıktır.

Dünya üzerinde sömürü, talan ve yağma, insanlık tarihi boyunca en büyük sorunlardan biri olarak var olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Sömürü, atın evcilleştirilmesi ve tekerleğin icadıyla başlamış; on beşinci yüzyıldaki keşiflerle ve Sanayi Devrimi’yle zirveye ulaşmıştır. Emperyalist güçler, daha fazla kazanç elde etmek, kendi ülkelerinin gelişmesini ve egemenliklerinin devamını sağlamak amacıyla paylaşım savaşları yürütmüş; diğer ülkelerin doğal kaynaklarını kurdukları sömürgeler aracılığıyla kendi ülkelerine taşımış ve bu şekilde kalkınmalarını gerçekleştirmişlerdir. Bu devletler, savaşlar yoluyla ele geçirdikleri ülkelerin madenlerini, topraklarını, hayvanlarını ve hatta insanlarını kendi sanayilerinin gelişimi için kan ve gözyaşıyla kullanmışlar.

“SÖMÜRGECİLİK BİTMEDİ, VEKALET SAVAŞLARIYLA DEVAM EDİYOR”

Dünyada gerçekleşen reform hareketleri ile Fransız ve Sovyet devrimleri sömürgecilik düzeninde bazı değişiklikler yaratsa da sömürgecilik tamamen sona ermemiş, farklı biçimlerde devam etmiştir. Dünya genelinde yürütülen vekalet ve paylaşım savaşlarının tek amacı, adı ve biçimi değişse de sömürgeciliğin devam etmesidir. Bunun en somut örneği, ABD Başkanı Trump ile Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin Oval Ofis’te gerçekleştirdiği görüşmelerdir. ABD, adeta Ukrayna halkının madenlerine pervasızca el koymaktadır. Doğal kaynak sömürüsü, başta Orta Doğu, Asya, Afrika, Latin Amerika ve Doğu Avrupa olmak üzere, dünyanın birçok bölgesinde yeni dünya düzeni adı altında iş birlikçi siyasi kadrolar aracılığıyla sürdürülmektedir. Ülkemize baktığımızda da bu durum farklı değildir.

Cumhuriyetin kurucu kadroları, tüm engellemelere rağmen tarımdan sanayiye, eğitimden hizmetler sektörüne ve finansal alanlara kadar birçok konuda aldığı kararlar ve yaptığı hamlelerle sömürü düzenine karşı durmaya çalışmıştır. Ancak çok partili sisteme geçişle birlikte, emperyalist devletlerin hegemonyası altında ülkemiz yaşamın her alanında yeni bir sömürgeye dönüştürülmüştür. Marshall yardımlarıyla ülkemizin sanayi ve teknoloji gelişimi engellenmiş, hammadde kaynaklarımız emperyalist ülkelerin sanayilerine aktarılmıştır. Cumhuriyet kadrolarının ve halkımızın yokluk içinde yarattığı sanayi değerleri, özelleştirmeler yoluyla sermayeye devredilmiş; yabancı sermaye lehine, aceleyle tarım, şeker, maden ve iş kanunları değiştirilmiştir. Böylece ülkemiz, yeni sömürü düzeninde sömürülen bir ülke konumuna düşmüş ve her geçen gün daha da yoksullaşmıştır.

“TÜRKİYE, 23 YILLIK POLİTİKALARLA SÖMÜRÜYE TESLİM EDİLDİ”

Ülkemizde son 23 yıldır uygulanan AK Parti politikalarıyla, sömürü süreci zirveye ulaşmıştır. Özelleştirilecek kurum kalmayınca, gözler kamu arazilerine çevrilmiş; parsel parsel satışlar yapılmış, ormanlar ise çıkarılan yasalarla talan edilmiştir. Akarsularımız, denizlerimiz ve tarım alanlarımız rant ve yandaş odaklı politikalar nedeniyle adeta kurban edilmiştir. Bu anlayışla oluşturulan devlet modeli, yalnızca bugünü değil, çocuklarımızın ve ülkemizin geleceğini de tehdit altına almıştır. Bu kapsamda biz mimarlara, mühendis ve şehir plancılarına düşen görev, bilim ve akıl ışığında toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket etmek ve ülkemizin doğal varlıklarını korumaktır.

TMMOB Ankara Yerel Haberleri