Hülya Özmen Yeni Ankara'ya yazdı: Bahçeli'nin edebiyat dünyası
Devlet Bahçeli’nin, Eflatun’dan, Max Weber’e, Machiavelli’den, Melih Cevdet Anday’a, Mehmet Akif’ten, Ziya Gökalp’e, Farabi’den Mesnevi’ye, ozanından, sanatçısına uzanan edebiyat dünyası...
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) 1 Ekim 2024 açılışında, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ve milletvekilleriyle tokalaşmasının ardından başlayan ‘Terörsüz Türkiye’ sürecinin mimarı, Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) 29 yıldır Genel Başkanı Devlet Bahçeli, zengin edebiyat dünyası ile dikkat çekiyor. Bundan, Bahçeli’nin kütüphanesinde bir gezinti yaptığımız anlaşılmasın. Keşfimiz, TBMM’de haftalık grup konuşmaları ile diğer konuşma metinlerinden.
Bahçeli’nin siyasi konuşmalarından kanat açıp uçacakmış gibi görünen edebiyat dünyasında kimler yok ki? Antik Yunan filozofu (Eflatun), Platon, Alman düşünür, sosyolog Max Weber, Floransalı Machiavelli, Cumhuriyet dönemi yazar ve şairi Melih Cevdet Anday, Mehmet Akif, Ziya Gökalp, Farabi, Mesnevi, Falih Rıfkı Atay, Cemil Meriç, Necip Fazıl Kısa Kürek, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Aşık Veysel daha pek çok isim. Konuşmalarda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, önderi Mustafa Kemal Atatürk ise ayrı bir yer tutuyor.
SİYASİ KONUŞMALARININ GÖLGESİNDE EDEBİYAT
Bahçeli’nin siyasi konuşmalarının gölgesinde bir edebiyat seçkisi yatıyor. Venezuela baskınından diğer siyasi gelişmelere yer verdiği 6 Ocak Grup konuşmasında Bahçeli, antik Yunan filozofu, ‘Devlet’ kitabıyla günümüzde de eserine atıflar yapılan Eflatun bilinen adıyla Platon (MÖ 427-347)’a göndermede bulundu. ‘Değerli Misafirler’ diye seslenen Bahçeli, “Meşhur Filozof Platon’a atfedilen şu sözle gündemdeki mahut ve malum gelişmeleri ele alma düşüncesindeyim. Şöyle diyor Platon: “Bir insanı zorda bırakmak istiyorsanız ona bir tanım sormanız yeterlidir.” dedi.
Aynı Grup Toplantısında, Cumhuriyet dönemi yazar ve şairi Melih Cevdet Anday’ın kişinin ülkesine olan sorumluluğuna dikkat çektiği 1952 yılında yayınlanan ‘Telgrafhane’ şiiriyle seslendi.
Bahçeli’nin siyasi konuşmalarının edebiyatla buluştuğu konuşmalardan bazıları şöyle:
1 Ekim 2024
“Türk milleti büyük ve güçlü bir ailedir.
Ve bu aile kalbi kuruyan, vicdanı küflenen bugünkü dünyada hepimiz namına ifade ediyorum ki, en emin, en müşfik, en merhametli sığınağımızdır.
Değişen şartlara değişmeyen tepkiler vermek akıl karı olarak değerlendirilemez.
Fakat değişim kisvesi altında başkalaşmanın ve başıboşluğun çekimine kapılmak, kaynak ve kök değerlerden süratle kopmak mazur addedilemez.
Nehrin akışına karşı devamlı kürek çekmek mantık ölçüleriyle telif ve tevil edilemez.
Uçurum kenarında güreş tutmak, yağlı direğe tırmanma yarışına girmek, mayın tarlasında kavgaya tutuşmak, ateşin ortasında kıvılcım saymak hiç kimseye bir şey kazandırmaz, kazandıramaz.
Hele ki, tahrik atmosferinden ve sürekli oğul veren dış bağlantılı operasyon kovanından siyasi menfaat arayışına tenezzül etmek namuslu bir insan ve siyasetçi tavrı asla olamaz, olmamalıdır.
Bu düşüncelerimi hiçbir karşılık beklemeksizin dile getirdiğimi, artık bir kader ve karar anında bulunduğumuzu özellikle aziz milletim çok iyi bilmelidir.
Hani diyor ya Merhum Necip Fazıl Kısakürek;
Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak,
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden.
----
“Vefatının Yüzüncü Yılında Ziya Gökalp” başlıklı
sempozyum programının açılış konuşmasından
“Onun Türklüğe bakışı laboratuvar ya da biyolojik menşeli olmamıştır.
Irkı yalnızca atlarda arayan, ırkçılığı elinin tersiyle itip ademe mahkum eden milli birlik ve kardeşlik dirayetiyle millet şuuruna sahip çıkmış, destek vermiş, sonuna kadar bu kararlı çizgide mahfuz kalmıştır.
Nice medeniyetlere beşiklik yapan Anadolu’nun etnik kalabalıklar veya birbiriyle çatışan ya da çelişen halklar diyarı değil, Türk milletinin ebedi yurdu olduğunu tasdik ve teyit etmiştir.
Samimiyetiyle, sahteliğe meydan okumuş, hayatın olağan akışı içinde milletimizin engin değer hükümlerini bulup çıkarmıştır.
Fikriyle, fitneye cephe açmış, huzurlu bir geleceğin harcını karmıştır.
Şu sözler merhum düşünürümüze aittir:
“Türklerle Kürtler bin yıllık bir ortak din, ortak tarih ve ortak coğrafya sonucunda maddi ve manevi bakımlardan birleşmişlerdir.
Bugün ise ortak düşmanlar ve ortak tehlikeler karşısında bulunuyorlar.
Bu tehlikelerden ancak ortak bir kararlılıkla kurtulabilirler.
O halde büyük bir inançla diyebiliriz ki, Türkler ile Kürtlerin birbirini sevmesi her iki taraf için hem dini hem de siyasi bir farzdır.
Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir.
Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir.”
---
Siyaset ve Liderlik Okulu’nun 20. Dönem Sertifika Töreni’nden
Merhum Cemil Meriç’in dediği gibi; “Düşünmek muammaları çözmek, karanlıkları aydınlatmaktır. Düşünmek savaşmaktır. Bir nesil uğruna, bir millet uğruna, bir medeniyet uğruna savaşmak.
Mukaddeslerin emrinde olmayan her düşünce şuursuz bir debeleniştir.”
Bir filozofun “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü, hiç söylenmemiş olsaydı bile, ezeli ve ebedi gerçek hiç değişmeyecek, düşünmenin sırrına erenler varoluş gerçeğini her düzeyde idrak ve ifade edeceklerdi.
Zira düşünmek varoluş bilincinin tebliğ ve tefekkür vadisidir.
Bu vadinin canlı, verimli ve bereketli oluşu hayatın tekdüzeliğini, ezberle sınırlandırılmış rutin ve kısır döngüyü silip atacaktır.
Düşünce yoksunu ve düşünme yoksulu bir insan, kaynağı kesilen dere nasılsa, kökü kuruyan ağaç neyse odur.
--
Merhum Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Hüküm Gecesi” isimli romanında anlatılan olayların ana karakteri Ahmet Kerim misali, herkesin ak dediğine kara diyen, kendi bildiğini okuyan, her şeye muhalefet eden çarpık zihniyetler görmese de, Türkiye kabuğunu kırmış, bölgesel ve küresel kuvvet dengesini terse çevirmiştir.
Ahmet Kerim Sinop’a sürgüne gitmeden yanlışlarının geç de olsa farkına varmıştı, ne var ki, bugünkü müzmin ve münasebetsiz muhalefet anlayışının bugüne kadar hiçbir şeyden ders almadığı, daha kötüsü buna niyetinin dahi olmadığı hepimizin az çok malumudur.
TBMM Grup konuşmasından
8 Ekim 2024
Kurşun gibi ağır ortamlarda, tehditlerin kol gezdiği bulanık dönemlerde, bekamıza çevrilmiş kanlı namlularla karanlık niyetlerin çevremizde sırayla nöbete girdiği bir zaman diliminde, milli birlik ve dayanışma ruhumuzu diri ve zinde tutmak dengeli, düzgün ve doğru siyasetin vazgeçilmez erdemidir.
Bu erdeme bağlıyız, bu erdemin refakatiyle önümüze gerilen perdeleri yırtıyor, münasebetlerimizi kuruyor, meşakkatleri göğüslüyor, mücadelemizi yürütüyoruz.
Biz siyaseti; Duvarger’in ifade ettiği üzere, bir savaş biçimi olarak ele almıyoruz.
Biz siyaseti; Weber’in söylediği gibi, insanların birbiri üzerine egemenlik kurması olarak değerlendirmiyoruz.
Biz siyaseti; Makyavel’in ileri sürdüğü şekliyle, pragmatik, olması gereken gerçekliği değil olan gerçekliği öne alan ve çıkara dayalı ilişkiler ağı halinde görmüyoruz.
Biz siyaseti; teorik ve retorik arka planı Batı’nın sınıf çatışmalarına dayanan, bundan mülhem toplumun düşman kamplara bölünmesine çanak tutan kriz ve gerilim süreci olarak tanımlamıyoruz ve kabul etmiyoruz.
Çünkü sınıflı bir toplum yapısını tamamıyla reddediyoruz, fikriyatımıza, tarih ve kültür müktesebatımıza yabancı addediyoruz.
Siyasette hiç kimseyle, hiçbir partiyle kategorik olarak alıp veremeyeceğimiz, konuşup çözemeyeceğimiz bir şey yoktur.
Siyasi alakamız, sert veya yumuşak tarzımız tek tek fertlerin şahsiyet kalibreleri değil fikir ve düşünce kapasiteleriyle sınırlıdır.
Muhataplarımızın kim olduğundan, özel hayatlarının nasıl oluştuğundan ziyade, ne söylediklerine, neyi hedeflediklerine bakıyor, siyasi bağlantı hatlarımızı buna muvafık kuruyoruz.
Farabi’nin siyaseti ahlakla telif cihetine gitmesi, fazıl şehrin içyüzünü dayanışma ve yardımlaşmayla telaffuz etmesi bizim için de bağlayıcıdır ve geçerlidir.
Maverdi’den Şeyhülislam Arif Hikmet Bey’e kadar siyaset mevzuunda kalem oynatan, kitap neşreden ve kelam serdeden ne kadar alim, arif ve filozof varsa doğru siyaseti ahlak, adalet ve faziletle tarife çalıştıkları tarihen bariz bir olgudur.
--
30 Kasım 2021
II.Meşrutiyet’in ilanından sonra dönemin müessir gazetelerinden birisi olan Tanin’de muhabir olarak çalışan Ahmet Şerif Bey Anadolu gezisine çıkmış, izlenimlerini, ilk elden tespitlerini, müşahede ettiği gelişmeleri gazetesinde yayımlamıştı.
Ahmet Şerif Bey bir defasında şunları yazmıştı:
“Memleket haraplıktan, yoksulluktan, cahillikten, zorbalıktan, adaletsizlikten feryat ediyor. Halk birçok yerde ekecek tohumluk bulamıyor.”
Ne hüzün verici bir tenakuzdur ki, boğaza nazır yalılarda şiir, musiki ve sohbet toplantıları keyifle yapılırken, Anadolu kan ağlıyordu.
Türk milleti Duyun-ı Umumiye denen bir zilletle sınanmıştı.
İmparatorluğumuzun bütün gelirleri bir çeşme gibi buraya akmıştı.
Hatta, İtalya Duyun-ı Umumiye’den aldığı borçla, yani bizim verdiğimiz krediyle, yine bize karşı yapılan Trablusgarp Savaşı’nı finanse etmişti.
İlk borcu aldığımız 4 Ağustos 1854’den, son borç taksitini ödediğimiz 25 Mayıs 1954 yılına kadar tam yüz yıl borç içinde çırpındık.
1882’den 1954’e kadar aralıksız 72 yıl borç ödedik.
Nice badirelerden geçerek bugünlere geldik.
---
Türkiye’yi ölümü göstererek sıtmaya razı etmeye çalışanlara duyarsız, duygusuz ve dirençsiz olacağımız mı hesap ediliyor?
Şairin dile getirdiği gibi;
İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi o kadar sıkleti çekemez.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten mülhem diyorum ki, para yoksa buluruz, ordu yoksa kurarız, düşman çoksa mutlaka yeneriz.
Yeter ki bir olalım, diri olalım, iri olalım, birbirimizin uzağı değil yakını olalım, karşılıklı hak ve hukukumuzu şartlar ne kadar vahim olsa da gözetmeyi ve müdafaa etmeyi bilelim.
Işık diye milleti ateşe, sonu hüsran bir tünele çekmek için çırpınanlara affımız yoktur, müsamahamız yoktur, sabrımız yoktur, merhametimiz yoktur.
---
3 Kasım 2020
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Hz. Mevlana’nın dediği gibi, hayat bir nefestir aldığımız kadar, hayat bir kafestir kaldığımız kadar, hayat bir hevestir daldığımız kadar.
Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’yle paylaştığı zamanlar üstü öğüdü ise hayatın manası, hakikatin muhtevası üzerine düşünenler için bir yol haritası niteliği taşımaktadır:
Dünya bir garip han, bir hoyrat mekân,
İnsan bir garip varlık kabına sığmayan,
Hayat bir yudum su, bir anlık rüya,
Ömür bir kısa yol tekrarı olmayan.
Her şeyden önce insanız, akıl sahibiyiz, duygu sahibiyiz, duruş sahibiyiz, fikir sahibiyiz, mukaddesat ve mukadderat sahibiyiz.
Zorluklar çok olsa da direnmeliyiz, sıkıntılar bunaltsa da katlanmalıyız, felaketler dört bir koldan üzerimize gelse de dayanmalıyız.
Acılara birlikte göğüs gerdiğimiz sürece, dayanışmayı canlı tuttuğumuz müddetçe daha güçlü, daha metin, daha muktedir bir millet oluruz.
---
8 Kasım 2022
Doğan her canlının vakti saati geldiğinde taşıdığı ruh emanetini teslim etmesi mukadderdir. Bundan kaçış yoktur.
Her nefsin ölümü tadacak olması ilahi bir takdir hükmüdür.
Büyük halk ozanımız Aşık Veysel Şatıroğlu’nun isabetle vurguladığı gibi;
Can kafeste durmaz uçar,
Dünya bir han, konan göçer,
Ay dolanır, yıllar geçer,
Dostlar beni hatırlasın.
Nitekim mühim olan gök kubbede hoş bir seda bırakmak, duayla, şükranla hatırlanmaktır.
Mütemadi ve mükerrer olan gerçek, doğum ile ölümünün birbirini takip etmesi, tabir yerindeyse birbirini tamamlamasıdır.
Kutlu bir hayat uzun bir hayat değil, haklı bir davayla, haysiyetli bir mücadeleyle dolu dolu geçen hayattır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 84 yıl evvel ebediyete irtihal etmiştir.
Buzdağının yalnızca görünen kısmı olan 57 yıllık hayatına bir asırda bile yaşanmayacak olayları sığdırmayı başarmıştır.
Aziz Atatürk, Emperyalizmle vuruşa vuruşa İmparatorluğumuzun enkazı altında tomurcuklanmış yeni Türk devletini iman ve irade gücüyle ortaya çıkardı.
Selanik’teki pembe boyalı ahşap evde doğup Türk vatanını zulmetin pençesinden kurtarıp Cumhuriyet’in doğuşunu sağladı.
Babasının vefatından sonra annesiyle birlikte gittikleri Dayısı Hüseyin Efendinin köyünde bakla tarlası bekledi, bu esnada karga kovaladı; gün geldi tıpkı kargalar gibi düşmanı da İzmir’e kadar kovalayıp vatanın izzetine, iffetine ve ismeti haremine gölge düşürmedi.
Selanik Mülkiye Rüştiyesinde öğretmeni olan ve haksız muamelelerine uğradığı Hafız Kaymak’ı hiç unutmadı, yeni nesillerin sevgiyle büyümesi, hoşgörüyle ve modern bir tedrisatla yetişmesi için elinden geleni çabayı gösterdi.
O tarihlerde, Annesi Zübeyde Hanımın bir rüyasında, evladının elinde altın tepsi ile bir minareye çıktığını görmesi Mustafa Kemal’in istikbali için parlak bir alamet olarak değerlendirilmişti.
Gerçekten de Türk milletinin istikbal ve istiklali onun emsalsiz mücadelesiyle, adanmış yüreğiyle, anıtlaşmış yüksek ülküleriyle pırıl pırıl parladı.
Yetim büyüdü, velakin milletini yetim bırakmadı.
Selanik Askeri Rüştiyesinden Harbiye Mektebi de dahil bütün eğitim süresinde büyük bir kumandan ve devlet adamlığı vasfının hamuru yoğruldu.
Atatürk demek inanmış bir vicdan, üstün nitelikli bir dava adamı demektir.
Atatürk demek vatan ve milletin saadeti, selameti ve seciyesi demektir.
Atatürk demek Milli Mücadele’nin başı, Cumhuriyet’in başarısı, Türkiye’nin banisi demektir.
O bir insandır, kuşkusuz fanidir ve şimdi naçiz vücudu uğruna her şeyi göze aldığı vatan toprağına emanettir.
Bizzat kendisi demişti ki:
“Bana insanüstü bir doğuş yakıştırmaya kalkmayınız; doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir.”
Atatürk kurucu bir liderdir.
İlk Cumhurbaşkanımızdır.
Ömrünü Türk milletine vakfetmiştir.
İlk devletimiz Büyük Hun İmparatorluğu’nu kuran Teoman,
Göktürk İmparatorluğu’nu kuran Bumin Han,
Avar İmparatorluğu’nu kuran Bayar Kağan,
Uygur Devleti’ni kuran Kutluğ Kül Bilge Kağan,
Karahanlılar Devleti’ni kuran Bilge Kül Kadir Han,
Gazneliler Devleti’ni kuran Alp Tekin,
Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu kuran Selçuk Bey,
Anadolu Selçuklu Devleti’ni kuran Süleyman Şah,
Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Osman Bey ve tarihteki diğer Türk devletlerini kuran ecdadımız neyse, Türk milletinin gönlündeki yerleri nasılsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk de tıpkısının aynısıdır.
Türk devlet zincirinin halkaları kesinlikle birbiriyle iç içe geçmiştir.
Biri olmadan diğerinin ne anlamından ne de varlığından bahsedilebilecektir.
Bu kapsamda Gazi Mustafa Kemal hem Türk Tarihinin, hem Türk milletinin, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin asal paydası, asıl payesi, ortak kıymetidir.
Kuruluşumuzun ve kurtuluşumuzun fikri panzeri Türk milliyetçiliğidir.
Nitekim Türk milliyetçiliği Türkiye’nin bağımsızlığını temin etmekle kalmamış, aynı zamanda demokratik yönetimi tesis gayretinin de temel taşı olmuştur.
Atatürk liderliğindeki milliyetçi ve kurucu kahramanlar, esaret ilkelliğine ve sömürgecilik ihtirasına karşı Türk milletinin iradesini Türk milliyetçiliğiyle perçinlemişlerdir.
Kim ne söylerse söylesin, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e çok şey borçluyuz.
Hepsinden ve her şeyden önce vatan ve varlık borcumuz tartışmasızdır.
10 Kasım Aziz Atatürk’ü anlamak, anlatmak, tanımak ve tanıtmak amacıyla 84 yıllık bir tarih tecrübesidir.
10 Kasım bir matem günü değil, yaşanmış onca hadisenin bir idrak, bir ifade, bir ihtiram günüdür.
Az sonra detaylarıyla temas edeceğim üzere, Atatürk’ün kurduğu partinin hasbelkader başına oturan zatın bile isteye sömürgecilerin eline düşmesi, siyasi koloniye dönüşmesi maalesef Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş esaslarına tümüyle itiraz, hatta ihanettir.
İki gün sonra vefatının 84’üncü yıl dönümünü anacağımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk tam bağımsızlık düşkünü, antiemperyalist karakterli bir asker, milletine sevdalı bir siyaset ve devlet adamıdır.
Şu hususu tarih ve millet huzurunda ifadeye vazifeliyiz ki, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emanetleri Milliyetçi Hareket Partisi’nde ve Cumhur İttifakı’ndadır, bu milli emanetlere de asla leke sürdürülmeyecektir.
Aramızdan ayrılışının 84’üncü yıl dönümünde Aziz Atatürk’ü hürmetle, rahmetle, minnetle, tazimle yad ediyorum.
Kurucu kahramanlarımıza, fedakârlık nişanesi şehitlerimize, elleri öpülesi muhterem ceddimize Allah’tan rahmetler diliyorum.
---
1 Kasım 2022
Biz, Sayın Cumhurbaşkanı’nın, “Gelin, Türkiye Yüzyılı, vizyonunu birlikte oluşturalım, birlikte inşa edelim. Gelin, Türkiye Yüzyılını, yeni bir millî mutabakat zemini hâline dönüştürelim.” davetine icabet ediyor, çağrıya kulak veriyor, buna da hazır olduğumuzu açık yüreklilikle dile getiriyoruz.
Türkiye Yüzyılı vizyonunun ruhunu ve özünü ifade eden 17 başlığın hepsini de yararlı ve yerinde buluyor, hiç kuşku yok ki destekliyoruz.
Türk milleti sinesinden çağ açıp çağ kapatan Fatihler yetiştirmiştir.
Türk milleti adalet, şefkat, iyi yönetim ve huzur açlığı çeken mazlumlara tarihin her devrinde hızır gibi yetişmiştir.
Zira Türk milleti beklenendir, özlenendir, sevilendir, yolu gözlenendir, merak edilendir, hoşgörü ve merhametin sancak gibi yükselen erdemidir.
İstiklal, istikbal, huzur ve şefkat yüzyılımızın kapısı aralanmıştır.
Dünyadan Türk’ü ve Türkiye’yi çekip çıkarın, geriye hiçbir şey de kalmayacaktır.
Tarihi yapan, tarihi yazan, tarihe kahramanlıklarıyla, ilmi ve irfanıyla istikamet çizen Türk milletine de Cumhuriyet’in yeni yüzyılına mühür vurmak yakışacaktır.
Türkiye Yüzyılı, örselenmek istenen hak ve hukukumuzun sembolüdür.
Türkiye Yüzyılı, görmezden gelinen hakikat mücadelemizin semeresidir.
Türkiye Yüzyılı, Türk yüzyılıdır, Türk tarihinin yüz akıdır.
Türkiye Yüzyılı, Türk milletinin yeni bir zafer atılımıdır.
Merhum Hüseyin Nihal Atsız’ın dediği gibi;
İçim yine sevinçlerle dolup yanıyor,
Ruhum sanki deniz olmuş dalgalanıyor,
Uzak uzak ülkelerden döndüm seferden,
Yaralarım ağır, fakat mestim zaferden.
Zafer ümit kaynağının bir çeşmesidir.
Zafer bir çok gönüllerin birleşmesidir.
Gönülleri birleşenler ölse de bir gün,
Gök kubbede kalacaktır seslerinden ün.
Gönülleri birleşenler, selam sizlere!
Uzaklarda dertleşenler, selam sizlere!