Milli gelir artarken alım gücü neden düşer? İşte alım gücü paradoksu
Milli gelir artarken alım gücü neden düşer? Sorusu akademik verilerle yanıt buldu. Büyüme rakamları neden her hanehalkının cüzdanına aynı yansımıyor?
Ekonomi gündeminde sıkça tartışılan 'milli gelir artarken alım gücü neden düşer' sorusu, makroekonomik büyüme verileri ile hanehalkı harcamaları arasındaki makas açıldıkça daha fazla önem kazanıyor. Vatandaşların nominal gelirleri yükselmesine rağmen çarşı pazardaki fiyat artışlarının gerisinde kalması, kağıt üzerindeki ekonomik genişlemenin reel refaha dönüşmesini engelliyor.
MİLLİ GELİR ARTARKEN ALIM GÜCÜ NEDEN DÜŞER?
Makroekonomik göstergelerde Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) yani ulusal üretim hacmi artış gösterirken, hanehalklarının reel satın alma gücünün gerilemesi, nominal büyüme ile reel refahın ayrışmasından kaynaklanmaktadır. Milli gelir artarken alım gücü neden düşer sorusuna yanıt arayan bilimsel araştırmalar, yüksek enflasyon dönemlerinde ücret artışlarının fiyat etiketlerinin gerisinde kaldığını ortaya koymaktadır. Springer literatüründe yayımlanan ve 101 ülkenin 1985-2020 yılları arasındaki panel verilerini inceleyen kapsamlı bir ekonometrik çalışma, yıllık enflasyon oranının yüzde 6 kritik eşiğini aşması durumunda gelir eşitsizliğini yapısal olarak derinleştirdiğini doğrulamaktadır.

ENFLASYON EŞİTSİZLİĞİ NEDİR?
Ekonomi biliminde "enflasyon eşitsizliği" olarak adlandırılan kavram, farklı gelir gruplarının tüketim sepetlerinin homojen olmamasından dolayı fiyat artışlarından farklı derecelerde etkilenmesini ifade eder. Dar gelirli hanehalkları, aylık bütçelerinin çok büyük bir kısmını gıda, konut kirası, elektrik ve doğalgaz gibi ikamesi olmayan zorunlu ihtiyaç maddelerine ayırmak zorundadır. Makroekonomik dalgalanma dönemlerinde bu zorunlu tüketim mallarının fiyatları, teknolojik ilerlemeden olumlu etkilenen lüks veya dayanıklı tüketim mallarına kıyasla çok daha agresif bir hızla yükselmektedir.
Uluslararası finans kuruluşlarının uzun vadeli veritabanlarına göre, 1955-2019 yılları arasında en yoksul yüzde 10'luk nüfus kesiminin maruz kaldığı kümülatif enflasyon yaklaşık yüzde 850 seviyesine ulaşırken, en zengin yüzde 10'luk kesim için bu oran yüzde 639 düzeyinde kalmıştır. Bu durum, kağıt üzerinde milli gelir pastası büyürken, alt gelir gruplarının harcama sepetindeki reel kayıpların neden daha yıkıcı olduğunu net bir biçimde açıklamaktadır.
TÜRKİYE’DEKİ GELİR DAĞILIMI VERİLERİ NELER SÖYLÜYOR?
Ekonomik büyümeden elde edilen katma değerin toplumsal sınıflar arasındaki dağılım şokları, cüzdanlardaki erimenin arkasındaki temel dinamiktir. İktisat literatüründe "Cantillon Etkisi" olarak bilinen teoriye göre, piyasaya enjekte edilen yeni para arzı ve finansal genişleme ilk olarak varlıklı sermaye sahiplerine, bankalara ve büyük yatırımcılara ulaşır; bu kesimler fonları varlık fiyatlarını (hisse senedi, gayrimenkul) şişirmek için kullanırken, ücretli çalışanlar paraya en son ulaşan grup oldukları için sürekli yükselen bir enflasyon dalgasıyla karşı karşıya kalırlar.
Türkiye İstatistik Kurumu ve CNBC-e finansal raporlarının 2025-2026 yılı güncel verilerine göre, Türkiye'de gelir dağılımı adaletini ölçen Gini katsayısı 0.41 seviyesindeki yüksek seyrini korumaktadır. Ülkedeki en zengin yüzde 20'lik nüfus grubu toplam ulusal gelirin yüzde 48'ini elinde barındırırken, en yoksul yüzde 20'lik kesim ise pastadan sadece yüzde 6.4 pay alabilmektedir. Dolayısıyla, vergi yükü ve kronik enflasyon baskısı altındaki emekçiler için makroekonomik büyüme rakamları yükselse dahi, reel alım gücündeki aşınma kaçınılmaz hale gelmektedir.